DOLAR
44,42 ₺
EURO
51,53 ₺
STERLİN
59,63 ₺
ALTIN
2.580,00 ₺
BITCOIN
93.500 ₺
FAİZ
50,00%
Gündem Politika Ekonomi Analiz Dünya Röportaj Spor Türk Dunyası Yalova Haber
Menü
Dil
Türkçe İngilizce

Siyasetin Aynasında: Kent Konseyi Var mı, Yok mu?

Bir Röportajdan Kalanlar…

|
Siyasetin Aynasında: Kent Konseyi Var mı, Yok mu?

Siyasetin Aynası programı kapsamında Yalova Kent Konseyi Başkanı Kenan Engin ile yaptığımız röportaj, aslında planlanmış bir çekim değildi. Kent Konseyi’nin iptal edilen genel kurulunun hemen ardından, “kaçırılmaması gereken” bir fırsat olarak doğdu. Teknik ekipmanım yoktu. Kamera, tripod, mikrofon… Hiçbiri yanımda değildi.

Kent Konseyi’nde basın danışmanlığı yaptığı iddia edilen gazeteci Ebru Kaplan ile birlikte röportaja gitmeye ikna edildim. Teknik destek sağlayacağını, bu fırsatın mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Böylece Siyasetin Aynası, bir kez daha çekim zorluklarıyla ama gerçeğin konforunu bozmadan yola çıktı.

Önce Ebru Kaplan röportajını yaptı. Bekledim. Ardından kısa bir sohbet ve çay molasından sonra kamerayı Siyasetin Aynası için açtık.

Anonsumu yaptım: “Siyasetin Aynası programındayız…”
Tam konuk tanıtımına geçerken Başkan Engin beni durdurdu.

“Ne siyaseti?” dedi.
— “Ben siyaset yapmıyorum.”
Gülümsedim.
Kendisine gayet net anlattım:
Türkiye siyasetiyle, dünya siyasetiyle ilgilenmiyorum. Kent Konseyi’nin kendi içindeki siyaset beni ilgilendiriyor. Yalova’ya ne kattığı ya da katmadığı mesela…
Ve ilk soruyu sordum:
“Bugün Kent Konseyi olmasa, Yalova’da ne eksilir? Yalova neyi kaybeder?”
Cevap dikkat çekiciydi, beklenildiği gibi bir kurum tanımı ya da kente dair somut bir katkı olmadı. Başkan Engin, hiç düşünmeden meseleyi sadeleştirdi: “Kenan Engin ismi bir marka” dedi.

Böylece Kent Konseyi’nin yokluğunda Yalova’nın kaybedeceği şey de netleşmiş oldu; katılımcı demokrasi değil, kurumsal hafıza değil, hatta projeler bile değil… Sadece markanın kendisi. Kent Konseyi’nin ne işe yaradığı sorusu da bu cevapla anlamını yitirdi; zira ortada bir konsey değil, kendini konsey sanan bir marka vardı… Kısacası Kent Konseyi Başkanı kendini “Marka” olarak gördüğünü söyledi…

Sonrasında ise Başkan Engin, göreve geldiğinde Kent Konseyi’nin adresinin bile belli olmadığını anlattı. Ofiste buzdolabı yoktu, şeker yoktu. Bir yıl altı aylık sürede bu eksikleri tamamladığını söyledi.

Dayanamadım sordum:
“Yani bir buçuk yılda Kent Konseyi adına yaptığınız şey, adres bulmak ve mutfak düzenlemek mi?”
Bu noktada bana bir soru yöneltti:
“Benden önce hangi Kent Konseyi Başkanı ile röportaj yaptınız?” diye sordu. 

Ardından ekledi:
“Ben her hafta yaptıklarımı basının karşısında anlatıyorum.”
İçimden bu cevaba gülümsedim. Hangi basının karşısına çıktığını sorma gereği bile duymadım. Bazen sorulmayan sorular, sorulanlardan daha manidar olabiliyor çünkü…

Röportaj ilerledikçe Başkan Engin, Belediye Meclisi’nde Kent Konseyi Başkanı olarak kendisine ait bir sandalyesinin olmadığından yakındı.
Sözünü kestim:
“Tüzüğünüzde Belediye Meclisi’nde bulunma hakkınız var mı?”
— “Hayır.”
— “Ama olmalı.”
“Neye dayanarak ‘olmalı’ diyorsunuz?” dedim.
“Kent Konseyi Yalova için çalışıyor,” dedi.
Bu cümle yeni bir soruyu zorunlu kıldı:
“Ne yapıyor Kent Konseyi?”
“Projeler yapıyoruz,” dedi.
Kanserle mücadele projeleri, bisiklet yarışmaları…
Yine kestim:
“Bunları dernekler de yapıyor. Siz Kent Konseyi’ni ‘üst bir yapı’ olarak tanımlıyordunuz. Peki Kent Konseyi’ni derneklerden ayıran şey ne?”
“Daha ne yapsın?” dedi.
“Öğrencisinden engellisine kadar yardım ediyoruz.”
Bu kez soruyu daha net bir şekilde sordum:
“Bunları Kenan Engin olarak daha önce de yapmıyor muydunuz?”
— “Evet, yapıyordum.”
O zaman soru kaçınılmazdı:
“Peki, Kent Konseyi size ne kattı?”
Bu sorudan sonra oklar Konsey yönetimine döndü.
Yönetimin proje üretmediğini söyledi.
Ben de tabloyu özetledim:
“O zaman Kent Konseyi’nin kurumsal olarak yaptığı bir şey yok. Sadece Kenan Engin’in kişisel yaptıkları var.”
Ve ekledim:
“Onu da sizi genellikle etkinliklerde kurdele keserken görüyoruz.”
Durdu. Sessizlik oldu. Sonra:
— “Doğrudur.”
— “Teşekkür ederim.”
— “Aslında çok güzel bir noktaya değindiniz.”
Ve ekledi:
— “Size daha önce röportaj vermediğim için özür dilerim.”
Evet.
Böyle bir mesele de vardı.
Röportajın sonlarına doğru sordum:
“Kent Konseyi siyasete bulaştı mı?”
— “Hayır.”
Ama hemen ardından şunu söyledi:
— “Evet, Kent Konseyi’nde siyaset yapan üyeler var. Ama kimse Kent Konseyi’ni siyasete sokamaz.”
— “Bulaştırmadım.”
Siyaset yoktu ama siyaset yapanlar vardı.
Çelişkiyi not ettim.
Son olarak sordum:
“Peki, Ticaret Odası Başkanı Cemil Demiryürek ile aranızdan kara kedi geçti mi?”
— “Aile dostuyduk.”
“Sonra ne oldu?” dedim.
— “Bir şey olmadı. Hâlâ ailece görüşürüz.”
Ama cümlenin sonu eksikti.
Bir “ama” havada asılı kaldı.
Bekledim. Sessizlik… Dayanamadım:
“Ama’sı yok mu?”
— “Var ama…”
Ve sustu.
Bazen bir röportaj, verilen cevaplarla değil, verilemeyenlerle biter derler ya… Bu da onlardan biriydi sanki.

Yine de hatırlatma gereği duydum. Ticaret Odası’ndaki kadın girişimcilerle ilgili bir dönem sergilenen yüksek sesli çıkışları hatırlatıp, “Bu coşkunun dayanağı neydi?” diye sordum.

başkan Engin’in verdiği cevap, yine konunun önemini anlatan genel ifadelerle sınırlı kaldı. Kadın girişimcilerin desteklenmesi gerektiği vurgulandı; ancak bu vurgunun Kent Konseyi bünyesinde neye dönüştüğü, hangi adımla kurumsallaştığı ya da nasıl ölçülebilir hale geldiği açıklık kazanmadı.

Bir şey çok netti:  ortaya anlatılan çoktu, yapılan ise anlatılandan daha sessizdi…

Bu noktada, az önceki cümleyi kendisine yeniden hatırlattım ve sordum:

— “O hâlde Kent Konseyi’nin beklenen başarıyı gösterememesinin nedeni, bu görevi sizin yeterince yerine getirememiş olmanız mı; yoksa Yalova yönetiminin sizin için gerekli alanı açmamış olması mı?”

Soru bitmeden Başkan Engin’in yüzündeki ifade değişti. “Hayır, siz bunu diyemezsiniz,” diyerek sesini yükseltmeden ama sinirlerine hâkim olmaya çalışarak itiraz etti.

Ancak bu itiraz, sorunun ağırlığını ortadan kaldırmıyordu. Aksine, verilen tepkide, yöneltilen soruların zeminini oluşturan gerekçelerin yabana atılamadığını gösteren bir tereddüt okunuyordu.

Bu gerilimin ardından Başkan Engin, Kent Konseyi’nin belediyenin bir yapısı olduğunu vurguladı. “Biz, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesiyle oluşmuş bir yapıyız,” dedi.

Bunun üzerine doğal olarak şu soruyu sordum: “O zaman neden hiçbir kurum sizi protokol olarak görmüyor?”

Cevap kısa ve netti: “Bilmiyorum.”

Kent Konseyi’nin yasal dayanağı bu kadar kesin, kurumsal iddiası bu kadar güçlü iken, kamusal karşılığının neden bu denli belirsiz olduğu sorusu da böylece cevapsız kaldı.

Konuşmanın devamında bu kez iddia daha da netleşti.

“Ama biz protokolüz,” dedi Başkan Engin. Ardından ekledi: “Ben ödüle layık bir başkanım.”

Dayanamadım, sözünü kestim. “Öyle olur mu?” dedim. “Trump da kendini barış güvercini sanıyor ve kendini ödüle layık görüyor. Ama ödüle layık olup olmadığını kişinin kendisinin değil, başkalarının söylemesi gerekmez mi? İnsan kendi kendini ne zamandan beri ödüllendiriyor?”

Bu benzetme karşısında kısa bir duraksama oldu. Ancak yanıt gecikmedi:

“Ama öyle… Ben çok şey yaptım,” dedi.

Görünen o ki ödül jürisi de, değerlendirme kurulu da, sonuç açıklaması da aynı yerde toplanmıştı…

Bu noktadan sonra Başkan Engin konuşmayı noktaladı. “Bitti. Artık soru istemiyorum. Yoruldum,” dedi. Soruların “çok şey” olduğunu özellikle vurguladı.

Röportaj da burada sona erdi.

Tam o an, Nasreddin Hoca’nın meşhur hikâyesi geldi aklıma: Hoca, göle maya çalarken “Ya tutarsa?” demişti. Bizim röportajda ise durum tersiydi; ortada göl vardı, maya boldu ama tutmayan yine cevaplardı.

Bazen mesele yorulmak değildir; maya tutmayacağını anlayınca kaşığı bırakmaktır. Biz de kaşığı değil, mikrofonu o noktada indirdik…

İşte tam da bu, tarafıma bu soruların yayıma girmesin diye verilmeyen videoların  görüntüsü, susturulmak istenen basının  sessizce bağıran hâlidir…

 

 

Yazar: Ülker Fermankızı / Siyasetin Aynası

Son haberler