Bugün odak noktası, Rusya’nın dış politikasının kapsamlı bir tablosu: Ukrayna üzerinden Batı’nın baskısı, Suriye ve Venezuela’daki müttefikler üzerindeki etkisi, İran’ın rolü ve Türkiye ile stratejik etkileşim.
Bu konular, Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Sergey Şoygu’nun Ukrayna’yı destekleyen onlarca ülkenin sürece dahil olduğu yönündeki açıklamaları ve Rusya’nın devam eden “özel askeri operasyonu” bağlamında özellikle önem kazandı.
Bu soruları Rusya’nın askeri uzmanı, analist ve siyaset bilimci Evgeniy Mihaylov’a yönelttik:
Ülker Fermankızı: Bugün, Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden, onlarca ülkenin desteğiyle büyük bir savaş yürütüldüğü tezinin dile getirildiği söyleniyor. Bu durumda, özellikle Beşar Esad ve Nicolás Maduro gibi müttefikler de dikkate alındığında, Rusya’nın bu süreçte elinden gelenin en fazlasını yaptığı söylenebilir mi?
Evgeniy Mihaylov : Hiç şüphesiz, Rusya’ya karşı kapsamlı bir savaş yürütülüyor — hem askeri, hem ekonomik, hem de siyasi. Burada Ukrayna, ana cephe olarak öne çıkıyor. Müttefikler açısından, Rusya başkalarının ordusu yerine savaşamaz ve savaşmamalıdır. Suriye buna çarpıcı bir örnek: Rusya ve İran, Beşar Esad’ı destekledi ve devletin varlığını sürdürmesine yardımcı oldu, ancak iç sorunlar, yolsuzluk ve zayıf ordu, dış desteğin sınırları olduğunu gösteriyor.
Venezuela’da durum farklı: Nicolás Maduro ile ortaklık siyasi açıdan önemli, fakat ekonomik olarak ülke Çin’e yönelmiş durumda ve Rusya için doğrudan kazanç çok az. İran hâlâ önemli bir bölgesel müttefik, ancak Tahran kendi çıkarları çerçevesinde hareket ediyor ve Türkiye, katı yükümlülükler olmaksızın pragmatik bir işbirliği sergiliyor.
Böylece, Rusya rasyonel hareket ediyor: destek, stratejik olarak haklı olduğu alanlarda veriliyor, fakat müttefiklerin zayıflığını sonsuza dek telafi etmek mümkün değil. Bir devletin dayanıklılığı, öncelikle iç gücüyle belirlenir, dış yardım ile değil.
Ulusal Çıkarların Önceliği ve Sürekli İttifaklardan Vazgeçme
Evgeniy Mihaylov: Şu anda Rusya Federasyonu’ndaki temel görevimiz, kendi ulusal çıkarlarımız doğrultusunda hareket etmektir; bu çıkarların daha önemli olduğu yerlerde. Elbette müttefikler asla terk edilmemeli, ancak yine de Venezuela, fiilen Amerikalıların arka bahçesi olarak değerlendirilebilir.
Yine de biz sadece diplomatik olarak Venezuela’yı destekleyebiliriz ve destekliyoruz; fakat bugün Amerikan tarafının yaptığı eylemler, ABD’nin kendi müttefiklerinin büyük bir kısmı tarafından bile desteklenmiyor. Dolayısıyla bu oldukça karmaşık bir mesele.
Müttefiklerden vazgeçildiği meselesine gelince, şunu söyleyeyim: Rusya’nın müttefiki yoktur ve aslında hiçbir zaman da olmamıştır. Rusya’nın en önemli müttefikleri ordusu ve donanmasıdır. Sadece yol arkadaşları, geçici müttefikler vardır; tabii Kuzey Kore’yi hariç tutarsak. Kuzey Kore, Rusya’nın çıkarları uğruna fedakârlık yapmaya en hazır olduğunu gösteren gerçek bir örnektir ve Rusya da buna karşılık onu desteklemektedir.
Bizim gerçek müttefiklerimiz Rus halkı, diplomatlarımız, askeri gücümüz ve deniz kuvvetlerimizdir. Biz güçlü olmalıyız ve bu yüzden de saygı görmeliyiz. Zayıflatmadık, parçalamadık.
Ukrayna konusunda Batılı ortaklara karşı büyük bir şok yarattık ve bundan sonra — ve bundan şüphem yok — kazanacağız. Kazandıktan sonra bizimle dost olmak isteyenlerin sayısının artacağını düşünüyorum.
Sınırlı Müttefik Yükümlülükleri ve İran ile İlişkilerde Pragmatizm
Ülker Fermankızı: İlginç bir bakış açınız var. Müttefikleriniz olmadığını ya da bunun geçici müttefikler olduğunu söylüyorsunuz ve özellikle İran’dan bahsediyorsunuz. Bugün İran kilit bir ortak olarak değerlendirilebilir mi ve bu ilişkiler ne kadar derin?
Evgeniy Mihaylov: Şöyle ifade edelim: Ortaklık, ittifak ya da bazı anlaşmalardan bahsettiğimizde, İran son ana kadar kapsamlı bir stratejik ve askeri ortaklık anlaşmasını imzalamaktan kaçındı.
Bizim onunla belirli alanlarda destek içeren anlaşmalarımız var, ancak başkasıyla savaş durumunda onun adına savaşa girme yükümlülüğümüzü içeren bir anlaşma yok. Biz sadece mevcut anlaşmalar çerçevesinde destek sağlıyoruz.
Aynı şekilde İran da, örneğin Ukrayna’daki çıkarlarımız doğrultusunda bizim için savaşmazdı. Ancak Şam’da ve başka alanlarda bize destek verdi. Biz de aynı şekilde destek veriyoruz. Yani şu anda insani, diplomatik destek veriyoruz ama İran için savaşma yükümlülüğümüz yok. Biz onun çıkarları için, diplomatik düzeyde hareket ediyoruz.
Dolayısıyla İran, kendi yolunda ilerleyen bir devlettir. Biz onu destekliyoruz ve birçok müttefik güç de İran’a destek veriyor; çünkü herkes ABD ve İsrail’in oluşturduğu Epstein koalisyonu gibi tartışmalı eylemlerini görüyor.
Bana göre, zamanla İsrail mevcut haliyle varlığını sürdüremeyebilir; devletin doğası değişmek zorunda kalacaktır. İran’ın ise böyle bir durumda önemli bir etki yaratma şansı var. Çünkü ne ABD ne de İsrail İran’ın bu kadar sert karşılık vereceğini ve bu kadar zarar görebileceklerini öngörmemişti.
Üstelik bugün ABD, İran ile çatışma halinde olmasına rağmen, yaklaşık 14 milyar dolarlık petrolü İran’dan satın almaya hazır durumda. Bu da dünyanın hızla değiştiğini ve kuralların değiştiğini gösteriyor.
Sonuç olarak İran ile ilişkiler tamamen klasik bir ittifak değildir; bazı ortaklıklar vardır, ancak karşılıklı kapsamlı askeri yükümlülükleri içeren bir anlaşma yoktur.
İstanbul’dan Cepheye:
Müzakerelerin Çöküşü ve Askeri Çözüm
Ülker Fermankızı: Ukrayna konusunda, neden bu kadar çok ülke sürece dahil olmasına rağmen hâlâ bir çözüm yok? Tarafların gerçek müzakerelere geçmesini engelleyen nedir? Barış girişimleri neden sonuç vermiyor? Ana engel güven eksikliği mi, şartlar mı, yoksa çıkarlar mı?
Evgeniy Mihaylov: Rusya’nın kendi çıkarları var. Bu, Rus topraklarının “nazik bir rejimden” korunması, Ukrayna’daki mevcut durum, Rus dilinin bastırılması, inananların haklarının ihlali ve Rusların yok edilmesi gibi konularla ilgilidir.
Biz, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen hedeflere ulaşmadan hiçbir barış koşulunu kabul etmeyiz. Çünkü önerilen tüm barış şartları, Rusya’nın çıkarlarını zedeleyen yarım önlemlerden ibarettir. Savaş uzadıkça, bizim için şartlar daha da sertleşiyor.
Aslında Ukrayna’nın ortaklarıyla birlikte savaşı çok daha erken bitirme şansı vardı — bu da İstanbul sürecidir. Neredeyse her şey üzerinde anlaşılmıştı. Ancak Londra müdahale etti ve Ukrayna, “son Ukraynalıya kadar savaş” yolunu seçti. Biz bunu kabul etmiyoruz ve aynı şekilde sonuna kadar gidiyoruz.
Şu anda Orta Doğu’daki gelişmeler de bizim açımızdan oldukça avantajlı bir durum yaratıyor. Petrol ve gaz fiyatları yükseliyor. Avrupa’da Moskova ile anlaşmak isteyenlerin sayısı artıyor. Oysa Avrupa şu anda Kiev rejiminin en büyük finansörlerinden biri.
Bu nedenle biz, devlet başkanının belirlediği hedefleri askeri yöntemlerle gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Diplomasi sustuğunda silahlar konuşur. Dışişleri Bakanı Lavrov’un da belirttiği gibi şu an müzakere zemini yok, süreç askıya alınmış durumda ve savaş devam ediyor.
Buna göre çok fazla zaman kalmadı. Ana hedefimiz Donbas’ın, Luhansk ve Donetsk bölgelerinin ve Rusya’ya katılan Herson bölgesinin kontrolünü sağlamak.
Donbas’ta kalan alanın yaklaşık %17’si en güçlü şekilde tahkim edilmiş durumda. Ancak bu operasyonun ilkbahar döneminde tamamlanacağını düşünüyorum. Bundan sonra şartlar daha da sertleşecek; çünkü amaç Kiev rejiminin tamamen çökmesini sağlamaktır ve bu yönde ilerleme devam ediyor.
Meşruiyet, Referandumlar ve Küresel Uygulamalarla Karşılaştırma
Ülker Fermankızı: Siz bu toprakları saydınız, bu hangi hakla, hangi kuralla Rusya’ya katılmış oldu?
Evgeniy Mihaylov: Aslında Rusya’ya katılım, referandumlarla gerçekleşti. Referandumlar, halkın Rusya’ya katılmak istediğini gösterdi. Hepsi bu. Şimdi Amerikalılara, diğerlerine bakalım. Hangi hakları var? İsrail’in Lübnan, Filistin, Gazze ve Suriye’de barışçıl, İslam inancına sahip Arap nüfusunu yok etme hakkı var mı? Bu temelde bir soykırım. Biz ise Rusça konuşan nüfusun haklarını savunuyoruz.
Ülker Fermankızı: Ama sonuçta orada da insanlar ölüyor…
Evgeniy Mihaylov: İnsanlar her yerde ölüyor, ama bizim durum farklı. Bilirsiniz, eğer İsrail ve Amerika gibi hareket etseydik, Ukrayna’daki çatışmaları çoktan bitirmiş olurduk. Ama buradaki halk bizim kardeşimiz, bu yüzden daha dikkatli hareket ediyoruz ve, diyelim ki, yüksek sesle konuşmadan, Ukrayna’ya medeniyet getiriyoruz.
Şu anda, Ukrayna işgalinden kurtarılan bölgelerde — benim görüşüm — evler, mahalleler, yollar inşa ediliyor.
Rusya’nın geldiği yerlerde yaşayanlar, Ukrayna döneminde böyle şeyler olmadığını söylüyor. Mihaylov’a göre bu, sürecin en önemli sonucu: insanlar geçmiş olayları farklı değerlendirmeye başlıyor.
Küresel Türbülans ve Yeni Güç Mimarisi
Ülker Fermankızı: Bugün, dediğiniz gibi, Ukrayna’da “tırnak içi” medeniyet, İran’da medeniyet ve Filistin’de gördük. Peki, bugün bu alanlarda “kontrollü bir dünya düzeni” mi yoksa kaotik bir sistem mi gözlemliyoruz? Moskova bunu nasıl değerlendiriyor?
Evgeniy Mihaylov: Bana göre, dünya düzeni tamamen değişiyor. Küresel Güney’in Küresel Batı ile savaştığını söylemek doğru değil. Rusya, değişen kuralların ön saflarında hareket ediyor ve büyük ölçüde süreci belirliyor.
Batı, Ukrayna krizinde, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra tekrarlanacak bir senaryo bekliyordu. Ama bu senaryo gerçekleşmedi ve şimdi yeni bir gerçeklik şekilleniyor.
Bu bağlamda, diğer güç merkezleri de güçleniyor — İran, Venezuela ve Batı baskısına direnç gösteren bazı bölgesel aktörler. Mihaylov’a göre bu süreç öngörülebilirdi ve artık daha açık biçimde görülüyor.
Rusya, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda daha sert hareket edecek ve Kuzey Avrupa ile Kaliningrad çevresinde gerilimin artması mümkün.
Ülker Fermankızı: Buna rağmen, Mihaylov Rusya’yı “istikrar adası” olarak tanımlıyor; ekonominin dayanıklılığı ve yaptırımlara uyum sağlama kapasitesini öne çıkarıyor. Ona göre uluslararası örgütler ciddi değişiklikler geçirebilir ve dünya yüksek türbülans içinde; burada en kritik konu nükleer savaşın önlenmesi.
Türkiye: Batı Baskısı ile Bağımsız Rol Arayışı Arasında
Ülker Fermankızı: Zaman zaman İran ile İsrail arasında yaşanan gerilimi de görüyoruz. Türkiye’nin bu savaşın içine çekilmeye çalışıldığına dair değerlendirmeler var. Hatta bazı siyasetçiler, İsrail’deki bazı isimler dahil, İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye gelebileceğini söylüyor. Türkiye NATO üyesi olduğu için böyle bir baskı ihtimali ne kadar gerçekçi ve Moskova bunu nasıl değerlendiriyor?
Evgeniy Mihaylov: Bence İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye gelmesi ihtimali gerçekten var. Türkiye yönetimi de bunun farkında. Bu nedenle Türkiye, İran’a karşı bir çatışmanın içine çekilmemek için tüm gücüyle direniyor. Çünkü sadece dışarıdan değil, Türkiye’nin kendisi de Avrasya’da güçlü ve bağımsız bir devlet rolünü korumaya çalışıyor.
Türk Devletleri Teşkilatı gibi girişimler ve “Türk dünyası” oluşturma çabaları da bunun bir parçası. Ancak aynı zamanda Türkiye Batılı ortaklara ciddi şekilde bağımlı. Bu durum riskli: bir yerde kabul edilmeyebilir, bir yerde zorlanabilir. Eğer kontrol kaybedilirse, Türkiye zarar görebilir.
Bu yüzden Türkiye’nin yeni ortakları dikkatli seçmesi ve kendi ittifaklarını akıllıca kurması gerekiyor. Ben şunu söyleyeyim: Tarih boyunca Rusya, doğru anlaşmalar yapıldığında müttefiklerini yarı yolda bırakmamıştır. Bugün Ukrayna üzerinden bir çatışma yaşanırken bile, gaz ve petrol tedariki devam etti, hatta karşı tarafta olanlarla bile ticaret sürdü.
Bu nedenle Türkiye’nin, Rusya ile ilişkileri daha dikkatli değerlendirmesi gerekiyor. “Türk devletleri” gibi projeler de Rusya’nın etkisi dikkate alınmadan yürütülemez; çünkü Rusya’da çok sayıda Türk kökenli halk yaşıyor ve Moskova bu bölgelerde ciddi etkiye sahip.
Dolayısıyla Türkiye’nin bu yöndeki her adımı Rusya’nın çıkarlarını gözeterek atması gerekir. Bu durumda Türkiye’ye yönelik yaklaşım da değişebilir.
Tarihsel olarak, son 300 yılda Türkiye ile Rusya’yı çoğunlukla İngilizler karşı karşıya getirdi.
Bununla birlikte, geçmişte Rus İmparatorluğu’nun Osmanlı Sultanı’nı korumayı üstlendiği ve bu yükümlülüğü yerine getirdiği dönemler de oldu.
Belki de yaklaşımı değiştirmek gerekir. Belki de değişen dünya koşullarında Rusya ve Türkiye’nin ortak hareket etmesi mümkündür.
Türkiye’nin Kırılma Noktası: NATO, Ulusal Çıkarlar ve Tarafsızlık Arayışı
Ülker Fermankızı: Türkiye’nin İslam İşbirliği Teşkilatı’na başkanlık ettiği bir dönemde, NATO’nun kilit bir müttefiki olarak kalırken aynı zamanda bu ittifak içinde baskıya maruz kalması mümkün mü?
Evgeniy Mihaylov: Türkiye şu anda NATO içinde ikinci en güçlü orduya sahip. Bu sayede durumu yönetebilir ve aslında bunu da yapıyor. Türk basınını takip ediyorum ve bazı siyasetçilerin artık Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini söylediğini görüyorum. Çünkü NATO, Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuştu.
Sovyetler Birliği artık yok. Kurallar değişti. Türkiye’nin çıkarları ise NATO içindeki bazı ülkelerin çıkarlarıyla giderek daha fazla çelişiyor.
Bence Türkiye’nin daha nötr bir statüye yönelmesi gerekir. Bu oldukça mümkün görünüyor. Geçici ittifaklar ve geçici anlaşmalar dönemi geliyor. Eski askeri ittifaklar giderek işlevsiz hale geliyor. ABD’nin, Körfez’deki müttefiklerini yalnız bırakması ve Avrupa’nın sorumluluğu onlara devretmesi bunun örneği.
Bu nedenle Türkiye’nin daha dengeli ve bağımsız kararlar alması gerekiyor. Gelecekte NATO ülkelerinin Türkiye’nin politikalarını belirlemesine bağlı kalmamalı. Kendi çizgisini izlemeli ve bu bloktan çıkmayı değerlendirmelidir.
Türk Devletleri Askeri Birliği: Güç Dengesi mi, Baskı Aracı mı
Ülker Fermankızı: Türk devletlerinin ortak bir askeri yapı oluşturmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, bölgede güç dengesini değiştirebilir mi? Savunma amaçlı bir birlik mi, yoksa daha derin bir askeri entegrasyona giden bir adım mı? Rusya ve diğer bölgesel aktörler buna nasıl tepki verir?
Evgeniy Mihaylov: Soru şu: Bu askeri birlik kime karşı? Rusya’ya yönelik. Peki neden yapılıyor? Aslında Batılı ortakların çıkarları doğrultusunda Rusya’yı baskılamak için. Batı, özellikle de Türkiye’yi böyle yapılar kurmaya yönlendiriyor.
Şu anda İngilizler Kazakistan ve Özbekistan’da aktif, Amerikalılar da aynı şekilde. Çin ise Türkiye’nin bu bölgelerdeki faaliyetlerinden memnun değil ve ciddi şüpheler taşıyor.
Özellikle Çin konusu burada önemli. Bölgedeki Müslüman nüfus meselesi hassas ve bu durum Çin’i rahatsız ediyor. Türkiye’nin Çin üzerindeki siyasi etkisi kurma girişimleri ciddi tepki çekiyor.
Bu nedenle Türkiye’nin, Türk dünyası ve askeri birlik oluşturma girişimlerinin kendi çıkarlarına ne kadar uygun olduğu konusunda şüpheleri var.
Bazı görüşlere göre bu birlik, İslam dünyası adına bazı hedefler taşıyor, hatta Kudüs’ün geri alınması gibi çok uzak hedeflerden bahsediliyor. Ancak bu tür hedefler oldukça uzak ve dikkatle değerlendirilmesi gereken konular.
Türk Devletleri Askeri Bloku: Güvenlik mi, Gerilim mi
Ülker Fermankızı: Böyle bir askeri yapı gerçekten güvenlik sağlar mı, yoksa gerilimi mi artırır?
Evgeniy Mihaylov: Böyle bir askeri blok kesinlikle gerilimi artırır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın Rusya’nın çıkarlarını göz önünde bulundurması gerekir. Eğer bu sağlanırsa sorun olmaz.
Bugün Rusya’nın aklına şu soru geliyor: Türkler, Kırgızları Taciklere karşı koruyacak mı? Hayır. Peki iç anlaşmazlıklar olduğunda kimin tarafını tutacaklar?
Koruma ancak belirli anlaşmalar çerçevesinde ya da Rusya ile birlikte mümkün olabilir. Aksi halde bu bölgede gerçek bir güvenlik sağlanamaz.
Kazakistan, askeri bir ittifaka girmekte acele etmiyor. Riskler ve olası kayıplar değerlendiriliyor.
Azerbaycan da bu süreci dikkatle inceliyor. Ben böyle bir yapının gerçek bir geleceği olduğuna inanmıyorum. Üstelik bu ülkelerin en güçlü komşusu Rusya’dır.
Türk Devletleri Askeri Birliği: Gerçek Engeller ve Perspektifler
Ülker Fermankızı: Böyle bir yapının kurulmasının önündeki gerçek siyasi ve askeri engeller nelerdir?
Evgeniy Mihaylov: En büyük engel Rusya’nın bu yapıya karşı tutumu olabilir. Eğer amaçlar net anlaşılmazsa, Rusya buna karşı çıkabilir. Mevcut uluslararası koşullarda Türkiye ancak bu tür birliklerin ihtimalinden bahsedebilir ve birkaç ortak tatbikat yapabilir. Orta Asya’daki küçük devletler güçlü bir ülkeye yönelmek zorundadır ve bu bölgede bu güç Rusya’dır.
Azerbaycan, Kazakistan ve Tacikistan Rusya ile yakın çalışmaktadır. Bu şartlarda gerçek bir askeri birlik kurulması zor; bu tür girişimler sadece gerilimi artırır.
Güney Kafkasya: Aracının Kaybı mı, Geçici Güç Değişimi mi
Ülker Fermankızı: Rusya Güney Kafkasya’daki arabulucu rolünü kaybetti mi? Azerbaycan’ın bağımsız politikası, Ermenistan’ın Rusya’dan uzaklaşması ve Gürcistan’ın farklı yönelimleri nasıl değerlendirilmeli?
Evgeniy Mihaylov: Gürcistan açısından durum ilginç. Daha önce Rusya’dan uzaklaşan Gürcistan şimdi ilişkileri düzeltmeye çalışıyor.
Rusya karşıtı yaptırımlara katılmaması Gürcistan’a ekonomik avantaj sağladı. Bu da önemli bir gösterge.
Azerbaycan ile yaşanan gerilim konusunda ise net bir neden söylemek zor. Rusya, Karabağ meselesinde Azerbaycan’ı destekledi ve birlikte bir gözlem merkezi kuruldu.
Rusya’nın dikkatinin başka alanlara, özellikle Ukrayna’daki sürece yoğunlaşması Güney Kafkasya’da etkisini bir miktar azaltmış olabilir. Ancak Rusya’nın bölgedeki etkisini tamamen kaybettiğini söylemek yanlış olur. Bu ancak sahada atılacak gerçek adımlarla test edilebilir.
Uluslararası Kurumların Sessizliği ve Rusya’nın Rolü
Ülker Fermankızı: Arap ülkelerinin iş birliği ve mevcut savaş bağlamında Moskova bunu nasıl değerlendiriyor? Neden uluslararası örgütler sessiz? Bu, dünya düzeninde bir kriz mi?
Evgeniy Mihaylov: Uluslararası örgütlerin sessizliği aslında bir şok etkisi yarattı. Bu kurumlar barış zamanında kuruldu, ancak pratikte güçlü adımlar atmıyorlar.
Arap Birliği ya da diğer yapılar çok şey söylüyor ama somut adım atmıyor. Bu durum gerçek bir “siyasi söylem ama eylem yok” örneği.
Moskova ise durumu yakından takip ediyor, İran’ı destekliyor ve diğer ülkelerle iletişim kuruyor. Birçok Arap lider, ekonomik çıkarlarını korumak için doğrudan Rusya ile temas kuruyor ve Moskova’yı bir aracı olarak görüyor.
Bu durum, Rusya’nın uluslararası krizlerde arabulucu rolünü güçlendiriyor. Önümüzdeki süreçte Moskova’nın önemli bir müzakere merkezi haline gelmesi bekleniyor. ABD bile bunu kabul etmek zorunda kalabilir. Çin de bu denklemde önemli bir aktör olmaya devam edecek.
Genel Değerlendirme: Tüm bu anlatı, dünyanın belirsizlik dönemine girdiğini gösteriyor. Geleneksel uluslararası mekanizmalar zayıflarken ulusal çıkarlar ve pragmatik ittifaklar öne çıkıyor. Rusya’nın arabulucu rolü güçlenirken, klasik kurumların etkisi sınırlı kalıyor. Ancak hiçbir aktörün tam üstünlük kuramadığı, çok kutuplu ve dengesiz bir sistem söz konusu. Nihai güç dengesi için henüz erken.
https://voicepress.az/ru/2026/03/77448/
Yazar: Ülker Fermankızı