ABD’de düzenlenen Chagrin Documentary Film Festival’de gösterilen Genocide 2.0: Artsakh Ethnic Cleansing adlı belgesel, Karabağ meselesinin uluslararası kamuoyuna hangi tarihsel çerçeve, siyasi kavramlar ve duygusal anlatım teknikleri üzerinden sunulduğunu yeniden tartışmaya açtı...
Ermeni asıllı yönetmen Bared Maronian’ın önceki filmlerinde de görülen tarihsel hafıza ve kimlik merkezli anlatımı, bu kez Karabağ’ın geleceği ve bölgesel barış tartışmalarıyla kesişiyor.
Asıl soru şudur: Bir belgesel, insan hikâyelerini anlatırken aynı zamanda tahrif edilmiş siyasi bir anlatının uluslararası dolaşıma sokulmasına nasıl katkıda bulunur?
SİNEMA TARAFSIZ MIDIR, YOKSA SİYASİ ANLATININ GÜCÜNÜ MÜ ARTIRIR?
Sinema, yalnızca olayları kaydeden bir sanat dalı değildir.
Hangi görüntünün seçildiği, hangi tanığın konuşturulduğu, hangi tarihsel olayın başlangıç noktası yapıldığı ve hangi kavramların tekrarlandığı, izleyicinin gerçekliği nasıl algılayacağını doğrudan etkiler. Özellikle savaşlar, etnik çatışmalar ve tarihsel travmalar söz konusu olduğunda belgesel sinema, kamuoyunu bilgilendirebildiği gibi belirli bir siyasi görüşün güçlendirilmesine de hizmet edebilir.
ABD’nin Ohio eyaletindeki Chagrin Falls kentinde 6-11 Ekim 2026 tarihleri arasında düzenlenen Chagrin Documentary Film Festival’in programına alınan Genocide 2.0: Artsakh Ethnic Cleansing (Soykırım 2.0: Artsakh’ta Etnik Temizlik), bu tartışmanın güncel örneklerinden biridir.
Festivalin ve filmin yapımcı kuruluşu Cultural Impact Foundation’ın (Kültürel Etki Vakfı) yayımladığı bilgilere göre yapım, festivalde gösterilmiş ve Best Social Awareness Documentary (En İyi Toplumsal Farkındalık Belgeseli) kategorisinde finalist olmuştur.
Film, 19 Eylül 2023’teki askerî operasyonun ardından Karabağ’daki Ermeni nüfusunun bölgeden ayrılmasını ve yaşanan insani sonuçları merkeze almaktadır...
Burada eleştirinin odağı, Ermeni sivillerin yaşadığı acıların anlatılması değildir. İnsanların evlerini terk etmek zorunda kalmasının yarattığı insani dram elbette araştırılmalı ve belgelenmelidir. Tartışılması gereken nokta, bu dramın hangi tarihsel arka planla birlikte sunulduğu, hangi hukuki kavramlarla tanımlandığı ve izleyiciye alternatif açıklamaların sunulup sunulmadığıdır.
Adından da gözükdüğü gibi ermenilerin işğal altında tuttukları Azerbaycan topraklarını terk etmelerini, çekilen belgesel filminde "soykırım" ve "etnik temizlik" olarak taktim etmektedir.
Çünkü bir belgeselin gerçekliği yansıtma iddiası, yalnızca etkileyici görüntüler ve güçlü tanıklıklarla değil, olayların bütünlüğünü ortaya koyma çabasıyla ölçülür ki, Bared Maronian’ın yaptığı belgesel filmlerin genel anlamda Azerbaycan ve Türkiye'ye karşı olmakla tarihi gerçekleri kendi işlerine geldiği şekilde taktim etmeği amaçladığı da aşikardır.
MİTOLOJİK ANLATIDAN TARİHSEL HAFIZANIN SİYASALLAŞTIRILMASINA
Bared Maronian’ın önceki yapımlarından "Women of 1915", anlatı tekniğinin nasıl işlediğini incelemek bakımından dikkat çekici bir örnektir. Filmin yayımlanan tanıtım ve senaryo metinlerinde Ermeni mitolojisinin önemli figürlerinden Vahagn ve Astghik üzerinden kurulan şiirsel bir başlangıç yer almaktadır. Vahagn’ın gök gürültüsü ve yıldırımla ilişkilendirilen mitolojik kimliği ile Astghik’in aşk ve güzellikle özdeşleştirilen figürü, Ermeni halkının tarihsel coğrafyasını romantik ve sembolik bir atmosfer içinde sunmak için kullanılmaktadır.
“WOMEN OF 1915” FİLMİNIN AÇILIŞ METNİNİN TÜRKÇE ÇEVİRİSİ....
"Ermeni platosunun uçsuz bucaksız coğrafyasının üzerinde, görkemli Ağrı Dağı yükselir. İnsanlığa ikinci bir şansın verildiği yer. Olağanüstü bir doğuşun gerçekleştiği yer. Kızıl bir kamıştan bir tanrı doğdu. Adı Vahagn’dı. Yıldırımın ve gök gürültüsünün tanrısıydı; kötülüğün ejderhalarını kökünden söküp atan ve Samanyolu’nu şekillendiren tanrı. Bir su akıntısından ise tanrıça Astghik doğdu. Adı “Küçük Yıldız”dı. Aşkın, güzelliğin, bereketin ve suyun tanrıçasıydı. Kırmızı gülü var eden ve beyaz güvercinin koruyucusu olan tanrıça…
Bu göklerin altında Vahagn, Astghik’in kalbini kazandı. Onların aşkı, Ermeni platosuna barış ve uyum getirdi.
İşte bu, 1915’in kadınıdır.
Çocuklarıyla birlikte yaşadığı, sevdiği ve dua ettiği yer burasıdır. Halkının manastırlar, topluluklar ve okullar kurduğu, çoğalıp geliştiği yer burasıdır.
Ancak savaşlar ve yağmalar onu vatanından kopardı. Kocası elinden alındı, çocukları yetim kaldı. Hayal bile edilemeyecek aşağılanmalara tanıklık etti ve bunların kurbanı oldu. Ama onun direnci kırılmadı..."
Gözüktüğü gibi Ermeniler Türkiye ve Azerbaycan'a karşı propaganda yapmak adına yalan üretmeğe devam ediyor. Mitoloji, edebiyat ve semboller belgesel anlatımın meşru araçlarıdır. Evet, tarihsel olaylar böyle bir mitolojik çerçevenin ardından sunulduğunda, izleyici yalnızca tahrif olunmuş bilgiyi edinmiyor; aynı zamanda belirli bir kolektif hafızanın duygusal dünyasına bir davet olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Buradaki temel mesele, mitolojinin kullanılması değil, duygusal anlatım ile tarihsel kanıt arasındaki sınırın korunup korunmadığıdır...
Bir yönetmen, izleyicinin vicdanına seslenebilir. Fakat vicdana seslenmek, tarihsel ve hukuki iddiaların ayrıca kanıtlanması gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Bir halkın acılarını anlatmakla o acıların üzerinden güncel siyasi sonuçlar üretmek aynı şey değildir.
Sizce bu filmde 30 seneyi aşkın bir zaman çerçevesinde Ermeniler tarafından Azerbaycan topraklarını işğal altında tutan, Xocalı soygrımını yaşayan veya Zori Balayanın derisini diri diri yüzdüğü bir Azerbaycan Türk çocuğunun yaşadığı o vahşetden mi bahs ediyor?
Bu gerçeği bile bile buna göz kapayıp, bugün Azerbaycan ile "Barış" imzalayıp, Ermenistan Anayasasını değiştirerek, içerliğindeki Arsakh kelimesini çıkaracağı şartını kabul edebi bir devlet alttan alttan yeni uydurma soykırım iddiasına mı hazırlanıyor?
Ermeni kilsesi Türkiye devletinden bunca destek aldığı halde, Türkiye'yi hala 1915 uydurma soykırımı ile hangi sıfatla suçlar?
O yüzden: Genocide 2.0 başlığı da bu açıdan incelenmelidir!
“Genocide” ve “ethnic cleansing” kavramları sıradan siyasi sıfatlar değildir. Bunlar, farklı hukuki anlamları ve değerlendirme ölçütleri bulunan, son derece ağır iddialardır.
Belgeselin başlığında bu kavramların doğrudan kullanılması, daha ilk aşamada izleyiciye belirli bir yorum çerçevesi sunmaktadır.
Dolayısıyla film yalnızca Karabağ’da yaşananları anlatmıyor; aynı zamanda bu olayların hangi kavramlarla hatırlanması gerektiğine ilişkin güçlü yalan bir iddia ortaya koyuyor. Bu iddianın bilimsel ve hukuki değerlendirmeye açık olması ise belgeselin eleştiriden muaf tutulamayacağı anlamına gelir...
“ARTSAKH” TERCİHİ: COĞRAFİ ADLANDIRMA MI, SİYASİ HAFIZA MI?
Karabağ meselesindeki terminoloji, tarafların tarihsel ve siyasi bakış açılarını yansıtan önemli unsurlardan biridir.
Azerbaycan’ın resmî ve uluslararası diplomatik terminolojisinde “Karabağ” ve “Dağlık Karabağ” adları kullanılırken, Ermeni siyasi ve kültürel söyleminde “Artsakh” adı öne çıkarılmaktadır. Bu isim, Ermeni toplumsal hafızasında tarihsel aidiyet ve kimlik bakımından önemli bir yere sahiptir.
Bununla birlikte bir coğrafyanın tarihsel veya kültürel adının kullanılması, o adın günümüzdeki egemenlik ve hukuki statü tartışmalarını tek başına çözdüğü anlamına gelmez.
Belgesel sinema açısından kritik soru şudur: Bir film, belirli bir tarafın tercih ettiği terminolojiyi kullanırken karşı tarafın tarihsel anlatımını ve hukuki tezlerini de incelemeye dâhil ediyor mu?
Eğer bir yapım, Karabağ’ı yalnızca “Artsakh” kavramı üzerinden anlatıyor; Azerbaycan’ın uluslararası alanda tanınan sınırları içindeki egemenlik iddiasını, bölgenin Sovyetler Birliği sonrasındaki hukuki statüsünü, Birinci Karabağ Savaşı’nı ve uzun yıllar boyunca yerinden edilen Azerbaycanlıların yaşadıklarını yeterince ele almıyorsa, ortaya bütünlüklü bir tarih araştırmasından ziyade belirli bir toplumsal hafızayı merkeze alan bir anlatı çıkar.
Bu, filmin içerdiği her bilginin yanlış olduğu anlamına gelmez. Ancak izleyicinin, sunulan anlatının bütün gerçeği temsil ettiği sonucuna ulaşmasını engelleyecek soruların sorulmasını gerektirir.
TARİHSEL ARKA PLAN: KARABAĞ DOSYASI 2023’TE BAŞLAMADI
Karabağ hakkında hazırlanan herhangi bir belgeselin güvenilirliği, olayları yalnızca 2023 yılına sıkıştırmamasına bağlıdır.
Birinci Karabağ Savaşı sırasında ve sonrasında yüz binlerce Azerbaycanlı evlerini terk etmek zorunda kaldı. Azerbaycan’ın işgal altındaki toprakları konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1993 yılında 822, 853, 874 ve 884 sayılı kararları kabul etti. Bu kararlar, çatışmaların sona erdirilmesi, ateşkes, müzakereler ve işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilme gibi konuları ele aldı.
Bu kararlar, Karabağ’ın tarihsel arka planı incelenirken göz ardı edilemeyecek uluslararası belgelerdir. Ancak kararların kapsamı ve ilgili hükümleri tek tek okunmalı; metinlerde yer almayan sonuçlar bu belgelere atfedilmemelidir.
Aynı şekilde Hocalı’da 1992 yılında yaşanan katliam ve Birinci Karabağ Savaşı sırasında yerinden edilen Azerbaycanlıların yaşadığı insani dram da bölgenin tarihsel hafızasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Buna karşılık Karabağ’daki Ermeni sivillerin 2023 yılında Azerbaycan devleti tarafından onlara vatandaşlık ve koruma relifinin üzerine kendi tercihleri olarak Ermenistana gitmeği seçmelerini nasıl soykıım ve etnik temizlik olarak algılanması için uydurma bir tarih yazılır ki?
Bunun adını tarihi terördür ve bu tarihi terör yok sayılamaz!!!
Asıl sorun, farklı dönemlerde yaşanan acıların birbirinden koparılarak siyasi amaçlarla kullanılmasıdır.
Eğer ki, bir belgesel 2023’teki olayları inceliyorsa, önceki savaşların ve yerinden edilmelerin bağlamını da açıklamalıdır. Aynı şekilde Birinci Karabağ Savaşı’nı anlatan bir yapım da daha sonraki gelişmeleri ve Azerbaycanlı sivillerin yaşadığı aıları, Hocalı soykırımını da göz ardı etmemelidir.
Tarih seçici bir hafızaya dönüştürüldüğünde, belgesel yalnızca geçmişi anlatmaz; gelecekteki siyasi tutumları da şekillendirmeye başlar.
Ve bunun tek bir adı olur: Tarihi Terör Suçu!
BM HEYETİNİN RAPORU NE SÖYLÜYOR, NE SÖYLEMİYOR?
Karabağ hakkında yürütülen tartışmalarda Birleşmiş Milletler raporlarının doğru aktarılması özellikle önemlidir.
BM’nin Azerbaycan’daki Mukim Koordinatörü Vladanka Andreeva’nın başkanlığındaki heyet, 1 Ekim 2023’te Karabağ’ı ziyaret etti. Heyetin 2 Ekim 2023 tarihli açıklamasına göre, Hankendi’de ziyaret edilen bazı bölgelerde hastaneler, okullar, konutlar ve kültürel-dinî yapılar dâhil sivil altyapıda hasar gözlemlenmedi. Heyet ayrıca ateşkesin ardından sivillere yönelik şiddet olayları konusunda görüştüğü kişilerden herhangi bir bildirim almadığını açıkladı.
Bu tespit önemlidir; Çünkü bu belge, Karabağ’da hiçbir ermeni sivilin zarar görmediğini veya etnik temizlik iddialarının hukuken kesin biçimde çürütüldüğünü kanıtlayan bir karar gibi sunmak gerekir. Aynı şekilde, bu raporu görmezden gelerek hiçbir önem taşımadığını ileri sürerek, buna zıt bir belgesel çalışması yapmak BM'ye karşı ayrıca bir suçlama iddiası taşıyor.
Belgesel sinema açısından temel ölçüt, bu tür belgelerin yalnızca anlatıyı destekleyen bölümlerinin değil, kapsam ve sınırlılıklarının da izleyiciye aktarılmasıdır.
Birleşmiş Milletler heyetinin gözlemleri, uluslararası hukuk mahkemelerinin kararları, tarafların açıklamaları ve bağımsız saha araştırmaları birbirinden farklı kanıt kategorileridir. Bunların hepsini tek bir siyasi hükmün içine yerleştirmek, sağlıklı bir değerlendirme yapılmasını zorlaştırır.
ULUSLARARASI HUKUK AÇISINDAN “SOYKIRIM” VE “ETNİK TEMİZLİK” İDDİALARI
Azerbaycan’ın Eylül 2023’te gerçekleştirdiği askerî operasyonun hukuki niteliği ile operasyonun ardından meydana gelen kitlesel göçün hukuki niteliği, birbiriyle ilişkili olmakla birlikte ayrı ayrı incelenmesi gereken meselelerdir.
Azerbaycan, operasyonu kendi uluslararası alanda tanınan egemenlik alanında yürütülen bir güvenlik ve egemenliği yeniden tesis etme faaliyeti olarak tanımladı. Ermeni tarafı ise operasyonun niteliğine, siviller üzerindeki etkilerine ve bölgedeki Ermeni nüfusunun geleceğine ilişkin ağır iddialarda bulundu.
Bu iddiaların değerlendirilmesinde yalnızca tarafların açıklamalarıyla yetinilemez.
Uluslararası Adalet Divanı, 17 Kasım 2023 tarihli kararında, 19 Eylül sonrasında Karabağ’dan ayrılan ve geri dönmek isteyen kişilerin güvenli, engelsiz ve hızlı biçimde dönüşünün sağlanması; bölgede kalmak isteyenlerin ise onları kaçmaya zorlayabilecek güç veya yıldırma eylemlerinden korunması yönünde geçici tedbirler belirledi. Mahkeme aynı zamanda bu aşamadaki kararının, uyuşmazlığın esasına ilişkin kesin bir hüküm oluşturmadığını açıkça belirtti.
Bu ayrım göz ardı edilmemelidir!
Geçici tedbir kararı, mahkemenin uyuşmazlığın esasını kesin biçimde çözdüğü veya soykırım suçunun işlendiğine hükmettiği anlamına gelmez. Ancak kararın sivillerin güvenliği, geri dönüş hakkı ve yerinden edilme riski bakımından ortaya koyduğu yükümlülükleri de önemsizleştirmez.
Aynı şekilde “soykırım” ile “etnik temizlik” kavramları birbirinin yerine gelişigüzel kullanılamaz.
Soykırım suçunun oluşması için uluslararası hukukta tanımlanan özel kast dâhil belirli unsurların ortaya konulması gerekir. Etnik temizlik kavramı ise nüfusun belirli bir bölgeden zorla çıkarılmasına ilişkin eylemleri tanımlamak için kullanılır; bu eylemler somut koşullarına göre farklı uluslararası suçlarla ilişkilendirilebilir.
Dolayısıyla bir belgeselin başlığında “soykırım” ifadesinin kullanılması, bu suçun hukuken kesinleştiği anlamına gelmez. Böyle ağır bir iddianın tanıklıklar, belgeler, olayların kronolojisi ve hukuki ölçütler üzerinden incelenmesi gerekir.
Eleştirinin haklı zemini de buradadır: Siyasi bir nitelendirme, kanıtlanmış hukuki sonuç gibi sunulmamalıdır!!!
FİNANSMAN MESELESİ: BAĞIMSIZ SİNEMA MI, KURUMSAL HAFIZA POLİTİKASI MI?
Bir belgeselin siyasi etkisini anlamak için yalnızca yönetmenin kimliğine veya filmdeki görüşlere değil, yapımın finansman modeline, destekçi kuruluşlarına ve dağıtım ağına da bakmak gerekir.
Cultural Impact Foundation’ın kendi internet sitesinde Ermeni tarihini, tanıklıkları ve kültürel hafızayı film yoluyla korumayı amaçladığı belirtiliyor. Kuruluş, projelerini desteklemek için bağış topluyor ve Genocide 2.0 dâhil çeşitli yapımları bünyesinde tanıtıyor.
Ayrıca The Armenian Weekly tarafından 3 Eylül 2026’da yayımlanan film ön gösterimi haberinde, projeye destek veren kuruluş ve aile vakıfları arasında Mkhitarian Family Trust (Ermeni aile vakfı / aile tarafından yönetilen hayırseverlik fonu; kuruluşun faaliyetlerine ilişkin ayrıntılı bilgi sınırlı.) Gulabi Gulbenkian Foundation, (ABD’de faaliyet gösteren, Gulbenkian ailesiyle bağlantılı özel hayırseverlik vakfı; eğitim, sağlık ve toplumsal yardım alanlarında bağışlar yapıyor.), Vahe Fattal Foundation’ın (ABD’nin New Hampshire eyaletinde kayıtlı özel vakıf; kültür ve sanat kuruluşlarına mali destek sağlıyor.) adı geçiyor. Hatta Vahe Fattal Foundation başkanı Yervant Nahikian’ın projeye önemli destek sağladığı da aktarılıyor...
Bu bilgiler, filmin yalnızca bireysel imkânlarla hazırlanmış bir çalışma olmadığını; kurumsal destek ve bağış ağlarının yapım sürecinde rol oynadığını da açıklıyor.
Ancak burada gazetecilik bakımından önemli bir sınır var: Bir vakfın veya kuruluşun filme destek vermesi, tek başına filmin belirli bir siyasi lobinin talimatıyla hazırlandığını kanıtlamıyor maalesef.
Ama biraz daha derine inersek:
ANCA (Armenian National Committee of America — Amerika Ermeni Ulusal Komitesi): ABD’de Ermeni toplumunun siyasi çıkarlarını temsil eden, lobi ve savunuculuk faaliyetleri yürüten bir kuruluştur. ABD yönetiminin ve Kongre üyelerinin Ermenistan, Artsakh (Dağlık Karabağ), Azerbaycan ve Türkiye ile ilgili politikalarını etkilemeye çalışır. Kuruluş, Artsakh’ın bağımsızlığını ve kendi kaderini tayin hakkını destekleyen siyasi çalışmalar yürütmektedir.
AGBU (Armenian General Benevolent Union — Ermeni Genel Hayırseverler Birliği): 1906 yılında Kahire’de kurulmuş, uluslararası ölçekte faaliyet gösteren bir Ermeni diaspora kuruluşudur. Eğitim, kültür, insani yardım ve Ermeni kimliğinin korunması alanlarında projeler yürütür; Ermenistan ve diaspora topluluklarını destekler. Artsakh ile ilgili faaliyetleri de bulunmaktadır.
ANCA esas olarak siyasi lobi ve savunuculuk faaliyetleriyle öne çıkarken AGBU daha çok eğitim, kültür, insani yardım ve diaspora örgütlenmesi alanlarında faaliyet gösterir. Ve ne hikmetse hiç bir kuruluşun ismi açık açık bu konularda destek yapmaları ile ilişkilenmez.
Yani bugün "Genocide 2.0: Artsakh Ethnic Cleansing" belgeselinin resmî tanıtımında Cultural Impact Foundation ve Vahe Fattal Foundation’ın desteği belirtilirken ANCA ve AGBU’nun adı destekçiler arasında yer almamaktadır.
Bakın, finansörlük çok ciddi ve arka pilanda kalarak yapılıyor. Örneğin, Armenian Weekly’nin 3 Eylül 2026 tarihli haberinde ise Mkhitarian Family Trust ve Gulabi Gulbenkian Foundation gibi kuruluşların projeye katkılarından söz edilmektedir. Ama mevcut kaynaklar ANCA ve AGBU’nun bu belgeselin finansörü olduğunu kanıtlayamıyor hiç bir şekilde...
Fakat, yapımın kurumsal destekçileri ve finansman ilişkileri hakkında kamuya açık bilgilerin bulunmaması, bu ilişkilerin şeffaflık bakımından incelenmesini gerekli kılmaktadır. Diğer taraftan, burada asıl mesele, bir yönetmenin hangi halkın acısını anlattığı değildir. Mesele, anlatılan acının hangi tarihsel bağlamda ele alındığı ve siyasi sonuçlara ulaşmak için hangi yöntemlerin kullanıldığıdır.
Karabağ’da kalıcı barışın ihtiyaç duyduğu şey böyel "Tarihi Teröre" karşı mücadile etmektir!
Yazar: Ülker Fermankızı