19 Mayıs yürüyüşü bu yıl Yalova’da önceki yıllara kıyasla daha sönük bir görüntü verdi. En azından sahada yapılan gözlemler ve katılım düzeyi bunu işaret ediyor.
Dikkat çeken bir diğer nokta ise, Muharrem İnce’nin yürüyüşüde görülen katılım yoğunluğunun, CHP’nin kendi programındakından daha yüksek olmasıydı mesela... Bu durum ister beğenilsin ister eleştirilsin, sahadaki “algı gücü” tartışmasını yeniden gündeme taşıyor.
Siyasette çoğu zaman yalnızca doğrular değil, o doğruların nasıl sunulduğu da belirleyici oluyor. Algı yönetimi, modern siyasetin en etkili araçlarından biri haline gelmiş durumda. Bu noktada yalnızca söylemin içeriği değil, onun ne kadar görünür ve ne kadar güçlü aktarıldığı da sonuçları belirleyebiliyor...
Ancak burada asıl kritik mesele şu: Güçlü görünen her siyasi hamle, eğer sahici bir toplumsal karşılık ve sağlam bir zemin üzerine inşa edilmemişse, uzun vadede kalıcılığını koruyamayabiliyor. Görüntü ile gerçek arasındaki fark açıldıkça, güven de aynı oranda zayıflıyor.
Toplumsal değerler, inanç alanları ve ortak hafıza unsurları ise bu süreçten bağımsız değil. Her dönem kendi “gündem dili” içinde bazı şeyleri öne çıkarırken, bazılarını geri plana itebiliyor.
Asıl soru ise şu: Kalıcı olan ne—görünen mi, yoksa temeli sağlam olan mı?

Bazı partililer ise süreç içinde görünmeyi tercih etmiyor.
"Mutlak Butlan" Fırtınası dinene kadar kabuklarına çekilmek, mevcut siyasi atmosferde daha güvenli bir pozisyon olarak görülüyor. Zira ortam sakinleştiğinde koltuğun kimin elinde kalacağına göre yeniden hizalanmak, birçok kişi için daha “pragmatik” bir tercih haline geleceğine inanılıyor.
Öte yandan bazı siyasetçiler ise ister istemez konuşmak zorunda kalan aktörler olarak sahnede yer alıyor. Ancak bu kesim de kendi içinde bunu bir “strateji” olarak tanımlıyor. Kamuoyuna verilen mesaj ise çoğunlukla birlik ve beraberlik vurgusu üzerine kurulu.
Fakat sahadaki gerçeklik, bu söylemle örtüşmüyor. Çünkü birlik ve beraberlik, yalnızca sözle değil; görünürlükle, ortak duruşla ve sahadaki tutarlılıkla ölçülür. Sadece açıklamalarda tekrarlanan mesajlar, görüntüyle desteklenmediği sürece ikna edici olmaktan uzak kalıyor, maalesef...
Bu noktada soru da kaçınılmaz hale geliyor: Ortamın durulmasını bekleyen, kendince “akıllı” bir strateji izlediğini düşünen ama aslında görünmemeyi tercih eden o siyasetçiler kenardan başlarını kuma gömmüş birer "devekuşu" misali gözüktüklerinin farkındalar mı acaba?
Veya bunu gerçekten bir strateji mi, yoksa sadece risk almaktan kaçınmanın başka bir adı olarak mı görüyorlar?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yargı süreci devam eden CHP üyelerinin —Ekrem İmamoğlu dahil— parti üyeliklerinin askıya alınmasına yönelik bir değerlendirme yaptığı yönündeki tartışmalar, parti içi dengeleri yeniden gündeme taşıdı...
Bu tür çıkışlar, dışarıya “birlik ve beraberlik” sedaları altında verilse de, içeride daha farklı bir siyasi matematiğin işlediği aşikardır.
Çünkü birlik söylemi, yalnızca açıklamalarla değil, alınan kararların tutarlılığıyla da ölçülmeli!
Eğer bir tarafta güçlü dayanışma vurgusu yapılırken, diğer tarafta kritik isimler üzerinden mesafe koyma eğilimi ortaya çıkıyorsa, burada kullanılan siyasi parçaların yerli yerine oturup oturmadığı sorusu kaçınılmaz hale geliyor.
Siyasette mesajın etkisi, çoğu zaman içeriğinden çok nasıl kurulduğuna bağlı oluyor birkere... Ancak içerik ile görüntü arasındaki fark açıldığında, ortaya çıkan tablo “birlik” ten çok “denge kayıbı” izlenimi veriyor...
Erken Seçim Tartışmasının Görünmeyen Hesapları...
Gelin "Mutlak Butlan" konusuna bir de farklı pencereden bakalım. Bakın, erken seçim konusu ortaya atıldı. 2027 Kasım ayı gibi kulislerde konuşulan bir zamanlama var. Nedense bu konu, iktidardan çok muhalefet tarafından daha fazla gündeme taşınıyor. Oysa mevcut tabloda bu başlığın iktidarın işine daha yakın durduğu da bir gerçek...
En dikkat çeken nokta ise şu: Ekrem İmamoğlu’nun hukuki süreci ve yargı tartışmaları ortadayken, adaylık meselesi hukuken netleşmemişken, erken seçim konusunu en çok muhalefetin dile getirmesi dikkat çekiyor, özellikle akabinde "birlik ve beraberlik" mesajları verirken...
Normal şartlarda İmamoğlu üzerinden kurulan denklemde, bu durum CHP açısından bir risk alanıysa, “adayımızın konumu netleşmeden erken seçim yok” demeleri gerekirken, bunun tersine bir söylem sizce ne kadar "birlik ve beraberliğe" hizmet ediyor, orasını da tartışmak gerekir, açıkcası...
"Birlik ve Beraberlik" sloganlarını tekrar eden herkes bu soruyu kendince sorgulamalı ve cevaplamalı...
Ama bu konu aslına bakarsan, adeta tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş gibi... Muhalefet tarafından da güncellenme gereği duyulmuyor... Şimdi ise gündeme mutlak butlan konusu ile gurultay konuları tartışılırken, rahat rahat kulislerde erken seçim çalışmalarına tam gaz devam ediliyor.
Şimdi siyasi senaryonun diğer parçalarına bakalım. Bu durumda Özgür Özel’in aday olacağı varsayılırsa, bunun için parti yönetiminin yeniden Kılıçdaroğlu’na devri konusu siyaseten anlaşılır bir hamle ola bilir....
Peki normal şartlarda bu neden net bir şekilde yapılmıyor?
Neden sürekli ses, gürültü ve farklı yönlendirmeler var?
Büyük tabloda görülmemesi gereken ne var?
Acaba PKK’nın statü konusu ya da başka bazı başlıklar mı bu tartışmaların içinde kamufle ediliyor?
Ama bir mevcut durum CHP’nin seçmen tabanında oy kaybı riskini de beraberinde getiriyor... İşte buna da “tek ateşle iki tavşan vurmak” deniyor siyasette...
Sonuc olarak, mevcut durum artık sadece CHP içi bir tartışma ya da “Mutlak Butlan” konusu olmaktan çıkmış durumda. Çünkü meseleye biraz daha geniş açıdan bakıldığında, ortada yalnızca hukuki bir süreç değil; aynı zamanda algılar, hizalanmalar, kontrollü sessizlikler ve siyasi pozisyon savaşları olduğu da görülüyor.
Bugün kamuoyuna sürekli “birlik ve beraberlik” mesajları veriliyor. Ancak sahadaki görüntü ile verilen mesaj arasındaki fark büyüdükçe, toplumun sorgulaması da kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü gerçek birlik, yalnızca kürsülerden verilen demeçlerle değil; risk anında takınılan tavırla, kriz dönemindeki duruşla ve en önemlisi de tutarlılıkla anlaşılır.
Bir tarafta hukuku siyasi yorumlarla esnetenler, diğer tarafta aynı hukuku işlerine geldiği noktada “dokunulmaz alan” ilan edenler var. Bir tarafta görünürde dayanışma mesajları, diğer tarafta koltuğun kime kalacağını hesaplayan sessiz bekleyişler...
İşte tam da bu yüzden bugün yaşanan tablo, sadece bir parti içi çekişme görüntüsü vermiyor. Daha çok, kontrollü şekilde yönetilmeye çalışılan çok katmanlı bir siyasi senaryoyu andırıyor.
Fakat siyasetin unuttuğu çok önemli bir gerçek var: Algı operasyonları bir süre gerçeklerin önüne geçebilir...
Ama temeli zayıf olan hiçbir siyasi kurgu, sonsuza kadar ayakta kalamaz.
Çünkü günün sonunda toplum, söylenene değil; gördüğüne, yaşadığına ve hissedilen samimiyete bakar.
Ve bazen en büyük siyasi kırılmalar, yüksek sesle konuşanlardan değil; sessiz kalanlardan başlar...
Sessiz Kalarak, "koltuk kurtarma" operasyonu güden ve kendilerini siyasetçi sananlar, fark edildiklerini anlamaları gerekir artık...
Yazar: Ülker Fermankızı