DOLAR
47,32 ₺
EURO
53,87 ₺
STERLİN
63,16 ₺
ALTIN
2.580,00 ₺
BITCOIN
93.500 ₺
FAİZ
50,00%
Gündem Politika Ekonomi Analiz Dünya Röportaj Spor Türk Dunyası Yalova Haber
Menü
Dil
Türkçe İngilizce

SİYASİ HAFIZANIN GÖLGESİNDE GÜVEN SORGUSU: ÖZEL, İKTİDAR VE MUHALEFETİN YENİ SEÇİM PROJESİ...

Ülker Fermankızı Yazdı...

CHP ile ilgili siyasi senaryo Brezilya dizilerini andırıyor. Bu siyasi mekanizmayı kim kurmuşsa, hiçbir strateji tecrübesinin olmadığı aşikâr...

Olsaydı, bazı Türk devletlerinin iç siyasi senaryolarını alıp Türkiye’deki muhafazakâr yapıya uyarlamaya çalışmazdı. Bunun bir yerden patlak vereceğini en azından kestirebilirdi.

Önce Muharrem İnce siyasi figürüne bakalım...

 Adam genel seçimlerde adaylıktan çekildi, “alayını paketleyeceğiz” dedi, sonra soluğu CHP’de aldı.

Muharrem İnce’yi CHP’ye döndürmek için Kılıçdaroğlu’nu sanki  bir süreliğine direksiyonu Özgür Özel’e vermesi için ikna edildi.  Sonra “mutlak butlan” ile  koltuğu tekrar kendisine geri verdi. 

İşin en trajedi komedi tarafı ise burası: Bu ülkenin adaletine inanmadığını defalarca dile getiren Kılıçdaroğlu, kendi koltuğu söz konusu olunca birden inanmaya karar verdi...

Muharrem İnce ne yapıyor bu arada?

 Talimatla daha önce kurduğu Memleket Partisi’ni kapatıyor. Neden? Peki bu da oyunun bir parçasımıydı? Evet! 

Önceden tablo daha öngörülebilirdi; Kılıçdaroğlu’nun yeniden CHP’nin başına dönmesi halinde, Özgür Özel ve çevresindeki isimlerin bir araya gelerek Memleket Partisi’ne yönelmesi ihtimali gözardı edilemezdi.  Böyle bir senaryoda CHP’nin ana muhalefet konumu ciddi şekilde sarsılabilir, siyasi dengeler Memleket Partisi lehine değişebilir ve mevcut kurgu tamamen yeniden şekillenebilirdi.

Bu tür bir kırılma ise zincirleme sürprizleri beraberinde getirir. Hiçbir siyasi aktör, mevcut senaryonun kontrolsüz şekilde dağılma riskini kolay kolay göze alamaz; çünkü kartların yeniden dağıtılması, belirsizliği ve güç kaybı ihtimalini artırır.

O zaman ne yapmak gerekiyordu?

Ona göre de, “Mutlak butlan” kararından önce Memleket Partisi’ni kapatmak lazımdı. Bunu da gerçekleştirdiler.

İnce de bu yüzden sesini çıkaramadan kuliste talimat bekler pozisyonunda gibi görünüyor. Çünkü ikinci bir parti kurma konusu gündeme gelince İnce sessizliğini bozarak, rolü gereği “ikinci partiye gerek yok” diyor....

Peki insanlar şaşırıyor, neler oluyor diye.

Olan şu: Kılıçdaroğlu muhalefetten aday olsa kimse sandığa bile gitmez. Bu bir gerçek.  Bunu biz düşünüyoruz da bu siyasiler düşünmüyor mu? O kadar da cahil değiller herhalde...

Bu hamle daha önce birçok ülkenin siyasi senaryosunda yaşandı. 

Demek ki ne yapmak lazım?  Senaryo gereği Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel tartışmalıydı. İnsanlar Özgür Özel’e hak vermeli, “Özgür’le Türkiye özgür olacak” gibi sloganlarla, insanları kendi seçimlerinin arkasında durma motivasyonu ile sandığa götürmek için teşvik edileceği düşünülmüş. 

Çünkü artık boş vaatler hiçbir işe yaramıyor; seçmen söz değil, sonuç görmek istiyor. Ekonomi enflasyonun içinde nefes alamaz hale gelmişken ve döviz kurlarına bu kadar bağımlı bir tablo ortadayken, verilen hiçbir vaadin karşılığı kalmıyor.

Ama “erken seçim” ihtimali de neredeyse kapıda. Kısa vadede asıl mesele, seçmeni ikna etmekten çok, sandığa gitme motivasyonunu yeniden kurabilmek.

Seçmen çoğu zaman vaade inanır; vaat yoksa geriye sadece “umut” kalır. Bu tür senaryolar da aslında büyük ölçüde bu umut mekanizması üzerine kurulur; adeta erken seçim sürecine verilen bir tür psikolojik takviye gibi işler....

Sonuçta ya somut bir eylem ortaya konur ya da siyasetin kendi içinde kurduğu bir “tiyatro düzeni” devreye girer.

Çoğu zaman ikinci seçenek daha kolay ve daha hızlıdır...

Burada Mansur Yavaş figürü konunun neresinde, bilmek istermisiniz?  Mansur Yavaş da Muharrem İnce gibi yardımcı siyasi rollerden birini görev almış. Şimdilik onun bulunması gereken yer Özgür Özelin yanı. Çünkü amaç toplumu Özelin arkasınca götürmek ya. Hal böyle olunca anketler falan da İmamoğlu ve Yavaş konusunda oldukça yüksek rakamlar gösteririyordu. O yüzden o seçmen kayıp edilemezdi. 

İmamoğlu bu senaryonun neresindeydi?

Ekrem İmamoğlu’nun sürecin başından itibaren, Özgür Özel’in siyasi alanda daha rahat hareket edebilmesi için etkisi sınırlanması gereken bir figür olarak görüldüğü yönünde değerlendirebiliriz. Benzer şekilde, Tanju Özcan da mevcut siyasi dengeyi değiştirebilecek potansiyel bir aktör olarak anılıyordu ve onun da zamanla bu etkinlik alanının daraltıldığını söyleyebiliriz. 

Bu çerçevede, yaşanan gelişmeler bazı çevrelerce, farklı aktörlerin sahadaki etkisinin sistemli biçimde daraltıldığı bir süreç olmasını söylemek için de şahite gerek yok her halde...

Ayrıca, her kritik gelişme sonrasında seçmenin dikkatinin başka bir siyasi gündeme yönlendirilmesi gerektiği, bu süreçte zaman zaman duygusal atmosferin de devreye sokulduğu; hatta gerçek hayattaki acı olayların bile siyasetin anlatısına dolaylı biçimde eklemlenebildiği yönünde eleştiriler de dile getiriliyor.

Nasıl mı? Reklam olarak.

Amaç Özgür Özeli "Kahramanlaştırmaktı" çünkü. Özellikle bu konuyu "Mutlak Butlana" kadar yapmak gerekiyordu. 

Hatırlayalım hep beraber: Hatırlarsanız, İmamoğlunun hapsi ve yargılanma süreci gündemdeyken, birden Manisa'da yaşadığımız iki büyük kayıbımız oldu. Manisa'dan iki belediye başkanı Ferdi Zeyrek ve Gülşah Durbay'ın vefatlarını hatırlayınca neden acaba aklımıza ilk gelen isim Özgür Özel ve onun acı dolu yüzü oluyor?  

Hiç düşündünüz mü bunu? 

Neden bugün koltuğu devralan ve “siyasi ahlak”tan bahseden Kılıçdaroğlu, geçmişte o kritik defn merasimlerinde yoktu?

Siyasette verilen mesajlar kadar, zor zamanlarda gösterilen duruş da önemli değil mi? 

Siyasi ahlak sadece kürsüde söylenen sözlerle mi ölçülür?

İnsanın en zor anlarda nerede durduğu ile de ölçülmez mi? 

Kılıçdaroğlu’nun o dönemdeki defin ve taziye programlarına katılımı, Özgür Özel etrafında oluşan “liderlik ve kahramanlık algısını” sıradanlaştırabilecek bir etki yaratabilirdi. Bu nedenle bazı yorumlara göre, onun sahnede görünmemesi ya da geri planda kalması, oluşan siyasi anlatının kesintiye uğramaması açısından dikkat çekici bir detay olarak değerlendiriliyor.

Bu noktadan sonra Özgür Özel’in “bayram değil, seyran değil, seçim değil” denebilecek bir dönemde ülke genelinde mitingler düzenlemesi ve bu mitinglerde erken seçim çağrısının sıkça öne çıkması da ayrı bir tartışma konusu haline geliyor.

Burada temel soru şu: Bu mitingler gerçekten klasik anlamda bir halkla buluşma mıydı, yoksa siyasi iletişim stratejisinin bir parçası olarak mı kurgulandı?

Dünya siyasi tecrübelerinde, seçim takvimi netleşmemişken bu yoğunlukta ve bu tonla yapılan mitingler genellikle nadir görülür. Bu nedenle Özel’in mitinglerinin biçimi ve zamanlaması da bazı çevreler tarafından “tanıtım kampanyası estetiğine yakın bir siyasi mobilizasyon” olarak yorumlanıyor.

Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, mesele sadece sahaya inmek değil; sahaya hangi anlatıyla ve hangi zamanlamayla inildiği sorusu daha da önem kazanıyor.

SİYASİ HAFIZANIN GÖLGESİNDE GÜVEN SORGUSU

Özgür Özel bugün hem muhalefet hem de iktidar cephesinde erken seçim tartışmalarının merkezine yerleşmiş bir siyasi figür olarak öne çıkıyor. Bu durum, onun siyasetteki konumunun sadece bireysel değil, aynı zamanda dönemsel bir “odak noktası” haline geldiği yönünde yorumlara da kapı aralıyor.

Geçmişe bakıldığında ise farklı siyasi süreçlerde de adı geçen bir aktör olduğu görülüyor. Ekmeleddin İhsanoğlu süreci, Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlıklarının kaldırılması tartışmaları ve Meclis içi oylama dönemleri gibi kritik başlıklarda Özgür Özel’in rolü ve tutumu zaman zaman yeniden gündeme getiriliyor.

Ancak bu süreçlerdeki etkisinin düzeyi, etkili olup olmadığı ya da ne ölçüde belirleyici olduğu konusunda farklı siyasi yorumlar bulunuyor. Bir kesim onu karar süreçlerinde aktif bir figür olarak görürken, bir diğer kesim ise bu etkinin abartıldığını savunuyor.

Bu nedenle mesele, tek bir kişinin rolünden çok, Türkiye siyasetinde kritik dönemlerde kararların nasıl şekillendiği ve hangi aktörlerin ne ölçüde belirleyici olduğu sorusuna dayanıyor.

Bu kadar siyasi gelişmenin içinde Özgür Özel figürünün sürekli öne çıkması da doğal olarak dikkat çekiyor.

İktidar açısından bakıldığında bu tablo bir avantaj gibi görünebilir.

 Ama işin ince noktası şu: Muhalefetin iç meselelerine fazla görünür şekilde dahil olmak, bazen kontrol etmekten çok büyütmeye yarar. Siyasette rakibi hedef alayım derken onu gündemin merkezine yerleştirmek çok sık görülen bir hata.

Erken seçim ihtimali konuşulurken yapılan yoğun saha hareketliliği de aynı şekilde iki farklı okuma yaratıyor. Bir yandan “hazırlık” gibi duruyor, bir yandan da bu hazırlığın fazlaca görünür olması sürecin kendisini tartışmaya açmış oluyor...

Muhalefetin farklı şehirlerde art arda yaptığı toplantılar da bu yüzden bazı çevrelerde “doğal siyasi hareket”ten çok, takvimi olan bir sürecin işaretleri gibi okunuyor.

Asıl dikkat çeken nokta ise bazı muhalefet aktörlerinin seçmen yaklaşımı. “Bize AK Parti seçmeni lazım” söylemiyle hareket edilirken, farkında olmadan halkı “AK Parti seçmeni” ve “CHP seçmeni” diye iki ayrı blok üzerinden tanımlayan bir dil ortaya çıkıyor.

Oysa seçmen, bir siyasi partinin mülkü değildir. İnsanların tercihleri değişebilir; ancak hiçbir parti toplumun tamamını kendi kategorilerine göre sınıflandırma hakkına sahip değildir.

Bir de “siyasette daha önce rol almamış kişilerden oluşan yeni bir tabanımız var” söylemi var ki, bu da başka bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Çünkü bu ifade, deneyimli kadrolarla siyasi mücadele eden bir yapıdan çok, yeni bir vitrin ve yeni yüz arayışı içinde olan bir oluşum görüntüsü verebilir.

Sonuçta siyaset sadece yeni isimler ve yeni sahneler kurmakla kazanılmaz. Seçmenin karşısına çıkan yapının bir stratejisi, bir hikâyesi ve toplumda karşılığı olması gerekir.

Örneğin geçen gün, Yalova'da yapılan "İl Danışma toplantısı" gibi doğrudan partinin illere yönelik çalışmasını, aldığı notları ve yakın vadede yapacaklarını anlatmaları gerekirken, Muhalefet diye Özgür Özelin reklamı yapıldı adeta... 

Burada akla şu soru geliyor: 25 yıllık bir siyasi iktidarı temsil eden bir milletvekili, Leyla Şahin Usta neden siyasi karşılaştırmasını aktif bir devlet yönetimiyle değil de, şu an belirleyici bir icra gücü olmayan bir muhalefet figürü üzerinden kurar?

Sizce bu eleştirimidir yoksa  biraz önce altını çizdiğimiz "Kahramanlaştırma" projesine destek mi?

Yanı koskoca bır devlet muhalefte şuan hiç bir sıyası pozısyonu olmayan bır sıyası figür ile kıyaslayarak "o yapamadı biz yaptık" mesajını neden verer? 

Vatandaş bunu eleştiri olarak algılıyor ola bilir.

Ama bu adı geçen bir siyasi şahsı 25 senelik devlet iktidarı ile kıyaslanmasıdır düpedüz...

AK Parti’nin siyasi stratejisinin artık kendini yenilemesi gerekiyor. Aynı kelimeler, aynı kalıplar, 23–25 yıl önce yapılan konuşmalarla bugün kurulan cümlelerin benzerliği, siyasi içerik açısından ciddi bir tekrar sorunu yaratıyor. Oysa siyaset dili yerinde sayarsa, etki de yerinde sayar.

Bu kaçınılmaz.

Bir diğer dikkat çeken nokta ise vekil konuşmalarındaki ton ve kurgu. Muhalefete yönelik sert eleştiriler, ardından yoğun bir kendi parti övgüsü ve en sonunda dualar ve “âmin”lerle kapanan bir konuşma formatı…

Bu yapı, artık klasikleşmiş bir şablona dönüşmüş durumda.

Eğer gerçekten siyasi bir eleştiri yapılıyorsa, bunun dili nettir.

Eğer dua ediliyorsa, bu başka bir zemindir. Ama ikisinin aynı konuşma içinde, bir kampanya diliyle birleştirilmesi, ister istemez bir tutarsızlık algısı yaratıyor.

 Bu konuya detaylı döneceğiz...

Erken Seçim Siyasi Senaryosu: Perde Kapanmadı…

İngilizlerin tabiriyle: “To be continued…”

 

 

Yazar: Ülker Fermankızı