Her resmi programda aynı sahne yaşanıyor…
Saygı duruşu yapılıyor, ardından İstiklal Marşı okunuyor.
Herkes ayağa kalkıyor, dudaklar alışılmış şekilde mısralara eşlik ediyor ve birkaç dakika sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Belki de tam bu yüzden, bazen en sessiz görüntüler insana en büyük şeyi hatırlatıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir etkinlik sırasında gazeteci meslektaşımız Hökemen Osman’ın duruşu da aslında tam olarak bunu düşündürdü bize...

Bu asla övgü meselesi değildir!
Bakın, kabul etmek gerekir ki, bazen bunların büyük kısmı alışılmış bir resmi prosedür gibi yaşanıp geçiyor ya, işte tam da bu yüzden bazı anlar dikkat çekiyor.Çünkü nadiren de olsa, bir insanın İstiklal Marşı’nı sadece okumadığını… Onu hissettiğini görebiliyoruz...
Tıpkı ilkokuldaki bir çocuğun heyecanı gibi…
Gözlerini kapatıp, sesi titreyerek, sanki o kelimelerin içinde kendi aidiyetini bulurcasına okuyan çocuklar vardır ya…
İşte o saf duygu çok kıymetlidir. Çünkü orada gösteriş değil, içten gelen bir bağ vardır.
Gazeteciler ise çoğu zaman bu anları tam yaşayamaz. Çünkü görev başındalar... Kimi görüntü alır, kimi canlı yayın yapar, kimi fotoğraf yetiştirir…
Etkinlik sırasında ne Kur’an okunurken, ne saygı duruşunda, ne de İstiklal Marşı sırasında olması gereken o resmi duruşu tam anlamıyla yaşayamaz gazeteci...
Ama geçen gün meslektaşım Hökemen Osman çalışırken bile İstiklal Marşı okunurken duyulan o gururu yüzüne, duruşuna ve bakışına yansıtıyordu.
Bu, ezberden söylenen bir marş hali değildi. Bu, insanın içinde taşıdığı aidiyetin dışarı vurmuş haliydi adeta...
Meslektaşımın bu davranışı en önemli meseleyi hatırlattı aslında. Yıllardır törenlerde kaybettiğimiz o çocuk masumiyetini biz en çok gurur duymamız gereken zaman nereye saklıyor, birer robot gibi davranmaktan ne zaman vaz geçeceğiz?
Var ya, bazı insanlar sadece ayağa kalkar, bazı insanlar ise gerçekten ayağa dikilir misali...
Bence burada esas mesele bir kişinin kendisinden çok, bize hatırlattığı duygudur.
İstiklal Marşı, sadece resmi törenlerde okunup geçilecek bir metin değildir çünkü... Türk milletinin yaşadığı acının, direnişin, bağımsızlık karakterinin ve inancının satırlara dökülmüş halidir.
Her mısrası, bazen bir kitaptan daha ağırdır. Her kelimesi, bir millete verilmiş nasihat gibidir.
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı…” derken sadece toprağı anlatmaz mesela; aidiyeti, bedeli ve emaneti anlatır.
“Korkma…” diye başlaması bile başlı başına bir milletin ruh halini tarif eder.
Ama bugün bazen bunları sadece bir prosedür gibi yaşamaya başladık...
O yüzden de, "ahlaki değerleri" hiç konuşmaması gereken kişilerin dilinden duymaya başladık...
Oysa özellikle makam sahibi olanlar, görev taşıyanlar, bu ülkenin sorumluluğunu omzunda hisseden herkes; İstiklal Marşı’nın her cümlesini iliklerine kadar hissedebilmelidir.
Çünkü bu marş, sadece okunmak için değil; anlaşılmak ve insan o mısraları gerçekten hissedince şunu daha iyi anlıyor:
Türk olmak sadece bir kimlik değil, aynı zamanda ağır bir tarih ve büyük bir mirastır!!!
Bunun farkına varabilmek ise çoğu zaman yüksek sesle değil, sessiz bir duruşla kendini gösteriyor.
https://www.youtube.com/watch?v=fVhGMSzUTdE&t=123s
Yazar: Ülker Fermankızı