Son günlerde uluslararası gündem, bir kez daha tarihle jeopolitiğin kesiştiği hassas bir noktaya taşındı. İsrail hükümetinin 1915 olaylarının "soykırım" olarak tanınmasına yönelik girişimi destekleyerek konuyu parlamentonun değerlendirmesine sunma kararı, yalnızca bölge ülkelerinde değil, uluslararası kamuoyunda da geniş yankı uyandırdı.
Bu karara en sert tepkilerden biri ise Azerbaycan'dan geldi. Bakü, söz konusu adımı yalnızca tarihi bir değerlendirme olarak değil, Güney Kafkasya'daki hassas siyasi dengeleri etkileyebilecek stratejik bir hamle olarak değerlendirdi.
Yaşanan gelişmeler, tarihi meselelerin günümüz uluslararası siyasetinde ne şekilde jeopolitik bir araca dönüştüğü yönündeki tartışmaları yeniden alevlendirdi. Özellikle Güney Kafkasya ve Orta Doğu'da değişen güç dengeleri bağlamında bu kararın olası etkilerini değerlendirmek üzere Rus siyaset bilimci Yevgeniy Mihaylov ile görüştük.
Mihaylov'a göre İsrail'in bu kararı, Bakü tarafından iki ülke arasındaki mevcut güven ortamının sorgulanmasına yol açabilecek önemli bir siyasi mesaj olarak algılanıyor. Siyaset bilimci, Azerbaycan'ın yalnızca İsrail ile olan ilişkilerini değil, aynı zamanda Müslüman ülkelerle bağlarını ve Orta Doğu'da giderek artan jeopolitik gerilimi de dikkate almak zorunda kaldığını ifade ediyor.
Uzman, bu gelişmelerin Azerbaycan'ın dış politika dengesini daha da karmaşık hale getirebileceğini belirterek, Bakü'nün bir yandan Türkiye ile stratejik ortaklığını sürdürürken, diğer yandan İsrail, Rusya ve İran ile yürüttüğü pragmatik ilişkileri de yeniden değerlendirmek durumunda kalabileceğine dikkat çekiyor.
"İsrail'in sözde 'Ermeni soykırımını' tanıması, Azerbaycan'a bu devletin Bakü'nün görüşüne gerçekte nasıl yaklaştığını göstermektedir. Dahası, İsrail açısından Azerbaycanlıların Müslüman olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Azerbaycan, Filistin meselesi ya da İsrail ile ABD'nin İran'a yönelik politikaları konusunda komşularının görüşlerinden ne kadar uzak durmaya çalışsa da, en azından Orta Doğu'daki Siyonist politikaları desteklemeyen ülkelerin safına itilmektedir" diyerek, Mihaylov altını çiziyor.
Siyaset bilimciye bir hatırlatma: Resmî Bakü bu konuya varsayımlarla değil, attığı somut diplomatik adımlarla yanıt vermiştir. Azerbaycan, İsrail hükümetine aldığı kararı yeniden gözden geçirme çağrısında bulunarak, bu tür siyasi adımların mevcut çelişkileri daha da derinleştirdiğini ve bölgede kalıcı barışın tesis edilmesine hizmet etmediğini açıkça ifade etmiştir.
Mihaylov değerlendirmesini şu sözlerle sürdürüyor:
"Daha önce de ifade etmiştim; İran'ın ardından 'Epstein Koalisyonu'nun bir sonraki hedefi Türkiye olabilir. Zira Türkiye, Tel Aviv'in taleplerinin gerekirse askerî yöntemlerle dahi engellenmesi gerektiğini açıkça dile getiriyor. Şimdi merak edilen, son yıllarda İsrail'i güçlü biçimde destekleyen ve İsrail'e yönelik her türlü eleştirinin bastırıldığı resmî Bakü'nün nasıl bir tutum sergileyeceğidir.
Ayrıca, Türkiye'nin Azerbaycan'ın en önemli müttefiki olduğu dikkate alındığında, İsrail'in attığı bu adımlar fiilen Azerbaycan'ı İsrail ile ilişkilerini ciddi biçimde kötüleştirmeye ve hatta İran ile Rusya'ya daha fazla yakınlaşmaya itmektedir."
Siyaset bilimcinin sözlerine göre, İsrail'in tarihi bir konuya ilişkin aldığı bu karar yalnızca geçmişe yönelik bir değerlendirme olarak görülmemelidir. Günümüz uluslararası ilişkilerinde bu tür adımlar neredeyse her zaman siyasi bir anlam da taşımaktadır. Bu bağlamda söz konusu karar, Azerbaycan ve Türkiye ile ilişkiler de dâhil olmak üzere bölgesel siyasette verilen önemli bir mesaj olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçevede şu soru daha da önem kazanmaktadır: İsrail'in bu kararını yalnızca tarihî bir değerlendirme olarak mı görmek gerekir, yoksa bunun arkasında Türkiye ile ilişkileri ve genel olarak bölgedeki güç dengesini etkileyebilecek daha geniş kapsamlı bir siyasi mesaj mı bulunmaktadır?
Rus siyaset bilimci Yevgeniy Mihaylov ise bu tür kararların tarihî bağlamdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini, çünkü günümüz jeopolitiğinde her adımın bölge aktörleri tarafından ittifaklar, çatışmalar ve stratejik çıkarlar perspektifinden okunduğunu ifade etmektedir.
"İsrail'in kararı hem Bakü'ye hem de Ankara'ya yönelik doğrudan bir meydan okumadır. Ermeni soykırımının tanınmasının yalnızca tarihî bir değerlendirme olduğunu düşünmüyorum. Aksine bu, Türkiye'nin içine çekilmek istendiği yeni ve büyük bir savaşın fitilini ateşlemeye yönelik doğrudan bir adımdır. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi hâlinde ise Bakü'nün de bu sürecin dışında kalması mümkün olmayacaktır."
Bu değerlendirme, yaşanan gelişmelere ilişkin en sert yorumlardan birini yansıtıyor. Burada vurgu tarihî boyuttan ziyade, olası siyasi sonuçlara ve bölgesel aktörlerin vereceği tepkilere yapılıyor. Bu yaklaşıma göre büyük güçlerin attığı her adım, öncelikle bölgesel güç dengesi ve olası bir gerilim tırmanışı açısından değerlendiriliyor.
Bununla birlikte, uluslararası siyasette "bilinçli provokasyon" yorumlarının her zaman tartışmalı olduğu da göz ardı edilmemelidir. Bazı uzmanlar bu tür adımların stratejik bir hesaplamanın ürünü olduğunu savunurken, diğerleri bunları iç politika ile dış politikanın iç içe geçtiği, tek bir senaryoya indirgenemeyecek karmaşık süreçlerin sonucu olarak değerlendirmektedir.
Bu bağlamda şu soru daha da önem kazanmaktadır: Bazı uzmanlar, İsrail’in bu tür açıklamalarını Ankara’nın tepkisini tetiklemeye ve Türk-İsrail ilişkilerinde gerilimi artırmaya yönelik bilinçli bir provokasyon olarak değerlendirmektedir. Siz bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?
Rus politologun sözlerine göre yaşanan süreç, daha geniş bir bölgesel baskı stratejisinin bir parçasıdır. Bu yaklaşımda tarihî ve siyasi açıklamalar, mevcut çıkar dengelerinin bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Uzman, bu dinamiğin yalnızca Türk-İsrail ilişkilerinde değil, aynı zamanda Güney Kafkasya dahil daha geniş bir bölgesel çerçevede de gerilimi artırabileceğini ifade etmektedir.
Ayrıca bu sürecin, tarafların diplomatik mesajlardan daha sert bir çatışma diline yönelmesi hâlinde, daha ileri düzeyde bir tırmanmaya yol açabileceği görüşünü de dile getirmektedir:
“İsrail’in, Türkiye üzerinde baskı kurmaya yönelik bir politika izlediği ve zaten gergin olan ilişkileri daha da kötüleştirme yönünde hareket ettiği yönündeki değerlendirmelere büyük ölçüde katılıyorum. Ayrıca bu tür analizlerde, İsrail’in iç siyasi dinamikleri ve mevcut hükümetin kriz ve çatışma gündemi üzerinden iktidarını sürdürme faktörü de dikkate alınmaktadır.
Bununla birlikte, İsrail’in dış politika çizgisinin önemli ölçüde ABD’nin desteğini sürdürme ve Washington’u kendi stratejik çerçevesi içinde tutma hedefiyle şekillendiği de göz ardı edilemez. Bu durum, Amerikan siyasi çevrelerindeki olası görüş ayrılıklarına rağmen devam edebilmektedir.
Olası bir tırmanma durumunda bu süreç yalnızca Orta Doğu’yu değil, Güney Kafkasya’yı da etkileyebilir; bölgesel istikrarsızlığı artırarak ülkeler üzerinde ek bir baskı oluşturabilir. Bu nedenle devletler, genişleyen bir çatışma sarmalına dahil olmamak için son derece dikkatli hareket etmek zorundadır.”
Bu tür bir yorum, uluslararası ilişkilerde en sert jeopolitik analiz yaklaşımını yansıtmaktadır. Bu yaklaşımda dış politika adımları, bilinçli stratejik hesaplamalar ve olası tırmanma senaryoları üzerinden değerlendirilmektedir. Böyle bir bakış açısında dikkat, resmî diplomatik söylemden ziyade uzun vadeli sonuçlara ve bölgesel risklere yönelmektedir.
Bununla birlikte, bu tür değerlendirmelerin tartışmalı olduğu ve uzman çevrelerde ortak bir görüşü temsil etmediği de önemle vurgulanmalıdır. Bazı analistler bu gelişmeleri bilinçli güç gösterisi ve baskı unsuru olarak yorumlarken, diğerleri bunları iç politika dinamikleri, tarihsel gündemler ve mevcut uluslararası konjonktürün birleşimi olarak görmektedir.
Bu noktadan hareketle şu soru ortaya çıkmaktadır: Günümüz uluslararası sisteminde, orta ve küçük ölçekli bölgesel aktörlerin gerçekten bağımsız bir dış politika yürütmesi ne kadar mümkündür, özellikle de büyük güçlerin dahi çeşitli kısıtlamalar ve ittifak yükümlülükleri altında hareket ettiği bir ortamda?
Siyaset bilimciye göre verilen yanıt, uluslararası süreçlerin en sert okumasını yansıtmaktadır; bu yaklaşımda gelişmeler, kaçınılmaz gerilimler ve ittifakların yeniden şekillenmesi şeklinde bir zincir olarak değerlendirilmektedir. Bu bakış açısında bölgesel siyaset, güç dengelerinin bozulması ve çatışma riskinin artması perspektifinden ele alınmaktadır:
“Asla… Özellikle Azerbaycan’ın, İsrail’in stratejik rakibiyle ittifak içinde olduğu düşünüldüğünde, bu ülkenin görüşlerinin gerektiği gibi dikkate alınması mümkün değildir. Görünen o ki, Azerbaycan’ın İsrail ile olan müttefiklik ilişkilerinin gözden geçirilmesi ve ciddi şekilde kötüleşmesi yönünde bir süreç başlamaktadır.”
Sonuç olarak bu tür değerlendirmeler, dış politika adımlarının tekil diplomatik hamleler değil, bölgesel ölçekte baskı stratejisinin bir parçası olabileceği varsayımı etrafında şekillenmektedir. Bu çerçevede temel tez, olası bir tırmanma sürecinde ana gerilim merkezinin kademeli olarak Türkiye olabileceği ve sürecin seyrinin, Ankara ve diğer bölgesel aktörlerin bu sinyallere nasıl yanıt vereceğine bağlı olacağı yönündedir...
Bu tür yorumların, en sert analitik senaryolar kategorisinde yer aldığı ve mevcut durumu doğrulanmış bir politik çizgi olarak değil, olası bir bölgesel güvenlik riskleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini özellikle belirtilmek gerekir.
Yazar: Ülker Fermankızı