DOLAR
47,32 ₺
EURO
53,87 ₺
STERLİN
63,16 ₺
ALTIN
2.580,00 ₺
BITCOIN
93.500 ₺
FAİZ
50,00%
Gündem Politika Ekonomi Analiz Dünya Röportaj Spor Türk Dunyası Yalova Haber
Menü
Dil
Türkçe İngilizce

Güç dengelerinin evrimi: Güney Kafkasya yeni jeopolitik sarsıntıların merkezinde

Avrupa’nın Ermenistan hattında artan etkisini Moskova nasıl yorumluyor...

|
Güç dengelerinin evrimi: Güney Kafkasya yeni jeopolitik sarsıntıların merkezinde

Güney Kafkasya, dış aktörlerin her yeni adımının ya “istikrarın desteklenmesi” ya da diplomatik perde kaldırıldığında eski nüfuz alanlarının yeniden şekillendirilmesi olarak okunduğu tanıdık bir jeopolitik tabloya bir kez daha geri dönmüş görünüyor. Bu çerçevede, Ermenistan’ın başta Polonya olmak üzere çeşitli Avrupa başkentleri ve Avrupa Birliği ülkeleriyle artan temasları özellikle dikkat çekiyor.

Moskova’da bu tür gelişmeler genellikle yalnızca iş birliği ve reform söylemleri üzerinden değil, aynı zamanda çok daha pragmatik bir soruyla değerlendiriliyor: Bölgeye gerçek anlamda kimin siyasi etkisi daha fazla yerleşiyor?

Söz konusu olan artık yalnızca diplomatik temaslar ya da münferit girişimler değil. Bu durum, bölgedeki hassas güç dengeleri içinde mevcut etki mimarisinin ne ölçüde dayanıklı olduğunu test eden daha geniş bir sürecin parçası olarak görülüyor.

Bu bağlamda, Rus siyaset bilimci Yevgeni Mihaylov Aleksandroviç ile yalnızca Güney Kafkasya’daki güncel dinamikleri konuşmak değil, aynı zamanda daha önce ortaya koyduğu analiz ve değerlendirmeleri yeniden ele almak amaçlanıyor. Özellikle, yaşananların uluslararası diyaloğun doğal bir evrimi mi yoksa bölgede siyasi nüfuz mücadelesinin yeni bir aşaması mı olduğu sorusu farklı bakış açılarıyla karşılaştırmalı olarak değerlendiriliyor.

Söyleşi ve analitik değerlendirme, Azerbaycan–Türkiye siyasi yorumcusu Ülker Farmankızı tarafından yürütülüyor.

Bölgedeki Batı ülkelerinin Güney Kafkasya’daki artan faaliyetlerine dair tartışmalar kapsamında, Rus siyaset bilimci Yevgeni Mihaylov, yaşanan süreçlere ve bunun bölgedeki güç dengelerine olası uzun vadeli etkilerine ilişkin görüşlerini paylaştı.

Ona göre süreç, etkilerin yeniden dağıldığı bir düzen içinde ilerliyor ve başlıca aktörler, stratejik öneme sahip bu bölgede kendi konumlarını güçlendirmeye ve kalıcı hale getirmeye çalışıyor: 

"Bu aşamada AB ve NATO’nun, Güney Kafkasya’da son yüzyılda oluşmuş güç dengesini yeniden şekillendirmeye çalıştığı görülüyor. Bölgede geleneksel olarak ana aktör Rusya olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, daha önce Rusya’nın çıkarları açısından önemli bir dayanak noktası olan Ermenistan’ın, Moskova’nın stratejik rakiplerinin dikkatini çekmesi tesadüf olarak değerlendirilmiyor.

Erivan’ın, NATO için Güney Kafkasya’da bir ileri karakola dönüştürülmesi amacıyla milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıldığı ifade ediliyor. NATO açısından Türkiye ve Azerbaycan’ın, bağımsız politikaları ve Türkçe konuşan ülkeler arasında kendi ittifaklarını kurma eğilimleri nedeniyle rahatsızlık yarattığı belirtilirken, bu nedenle bölgede Ermenistan’ın daha kritik bir rol üstlendiği savunuluyor.

Ermenistan’da artık yüzlerce değil, binlerce Batılı istihbarat ve askeri uzmanın bulunduğu; bunların bölge üzerinde kontrolü artırmaya yönelik zemin hazırladığı öne sürülüyor. Ayrıca bu sürecin yalnızca Rusya’ya baskı amacı taşımadığı, aynı zamanda İran üzerindeki etkiyi artırma ve Ankara ile Tahran arasındaki yakınlaşmayı engelleme hedefi de içerdiği ifade ediliyor.

Bu noktada, çeşitli provokasyon planlarının uzun süredir hazırlandığı tahmin ediliyor. Rusya’nın ise şu aşamada Erivan’a daha çok noktasal baskılar uyguladığı, ancak Paşinyan yönetiminin Ermenistan’ı Batı’ya yönlendirme adımlarının dikkatle takip edildiği ve olası büyük ölçekli tehditlere karşı uygun karşılık hazırlığı içinde olunduğu vurgulanıyor."

Bu değerlendirmeler, bölgedeki gelişmeleri oldukça sert ve politik bir bakış açısıyla ele alıyor; burada bölgesel dinamikler büyük ölçüde küresel güç mücadelesi üzerinden yorumlanıyor.

Ancak Güney Kafkasya sadece dış stratejilerin şekillendiği bir alan değil. Aynı zamanda her devletin kendi siyasi hesapları, iç politik ihtiyaçları ve bölgesel sınırlamaları doğrultusunda hareket ettiği bir bölge. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, yalnızca etki merkezlerinin basit bir çatışmasından çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapı sergiliyor.

Bu bağlamda şu soru doğal olarak ortaya çıkıyor: Ermenistan’ın Batı kurumlarıyla yakınlaşması, Erivan’ın dış politika yöneliminde yeni bir aşama olarak değerlendirilebilir mi ve bunun Rusya–Ermenistan ilişkileri üzerinde uzun vadede nasıl sonuçlar doğurması beklenebilir?

Mihaylov’a göre Ermenistan’ın Batı ile yakınlaşması, Rus dış politikası açısından son derece hassas bir unsur olarak görülüyor ve Moskova tarafından bu durum, postsovyet alandaki daha geniş ölçekli süreçlerin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

"Ermenistan ile Batı arasındaki yakınlaşma, Moskova için büyük bir tehdit olarak değerlendiriliyor ve Kremlin’in, Erivan yönetimini aceleci adımlardan uzak durmaya ikna etmek için şimdilik dolaylı ama net bir diplomatik dil kullandığı ifade ediliyor.

Ancak Ukrayna, Moldova ve benzeri örneklerde olduğu gibi Rusya’nın “yakın çevresinde” yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, Ermenistan’ın da benzer bir sürecin içine çekildiği yönünde ciddi bir algı oluştuğu belirtiliyor. Bu çerçevede, ülkenin mevcut sınırlı bağımsızlığını dahi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabileceği öne sürülüyor."

Görünüşe göre bu değerlendirmeler, yaşanan süreçleri tamamen küresel jeopolitik mercekten okuyan oldukça iddialı bir bakışı yansıtıyor. Oysa Güney Kafkasya’daki tablo bundan çok daha katmanlı: hem dış etkenlerin hem de bölge ülkelerinin kendi iç siyasi tercihleri ve hesapları süreci birlikte şekillendiriyor.

Bu çerçevede, Batı ülkelerinin Ermenistan hattındaki hareketliliği de farklı çevrelerde değişik yorumlara ve değerlendirmelere konu oluyor.

Bu noktada şu soru öne çıkıyor: Batı’nın bugün Ermenistan’a artan ilgisi yalnızca Ermenistan–Azerbaycan sürecinin bir parçası mı, yoksa Güney Kafkasya’nın jeopolitik mimarisinde daha geniş çaplı bir dönüşümün işareti mi?

Bu çerçevede konu, yalnızca iki ülke arasındaki normalleşme süreciyle sınırlı görülmüyor; aynı zamanda bölgenin güç dengelerinde daha kapsamlı bir yeniden yapılanma ihtimaliyle birlikte değerlendiriliyor.

Mihaylov’un değerlendirmesine göre, Batı’nın Ermenistan’a yönelik artan ilgisi öncelikle Karabağ sonrası oluşan güç dengesi değişimi ve Ermenistan–Azerbaycan arasında barış anlaşmasına yönelik müzakere sürecinin başlamasıyla bağlantılıdır.

Ona göre Batılı ülkeler bu dönemi, bölgede kendi etkilerini artırmak ve geleneksel olarak Rusya’nın elinde olan arabuluculuk rolünü devralmak için bir fırsat olarak görmektedir:

“Batı’nın Ermenistan’a yönelik ilgisinin, esas olarak Bakü’nün Karabağ’daki zaferi ve Ermenistan ile Azerbaycan arasında barış anlaşmasına yönelik müzakerelerin başlamasıyla ortaya çıktığı açıktır. Batı bu süreçte kendi fırsatını görmüş ve başlangıçta bu yöndeki tüm anlaşmaların garantörü olan Moskova’nın inisiyatifini devralmak için tüm imkânlarını kullanmıştır. Ancak küçük bir nüans var...

Ne Ankara ne de Bakü’nün illüzyonlara kapılmaması gerekir; çünkü bu aktörler her zaman Moskova ile anlaşma zemini bulabilir. Bizim örneğimizde Batı’yı, özellikle de ABD’yi, en çok ilgilendiren konu Zengezur Koridoru’dur. Bu koridoru kendi kontrolüne almak ve sonunda ona bir tür eksteryatör statüsü kazandırmak istemektedirler. Yani Bakü’nün Nahçıvan ve Türkiye ile bağlantısına izin verilecek, ancak bunun ötesine geçilmeyecektir. ABD, bu hattı kontrol ederek gelecekte İran’la olası bir çatışmaya yönelik hazırlık zemini oluşturmayı hedeflemektedir. Bence bunu hem Rusya’da hem Türkiye ve Azerbaycan’da gayet iyi anlıyorlar.”

Bu tür bir yaklaşım, her aktöre önceden belirlenmiş roller ve öngörülebilir stratejiler atanan “net bir tablo” yanılsaması yaratıyor.

Oysa Güney Kafkasya uzun süredir bu kadar düz bir mantıkla işlemiyor. Bölge, hem yerel hem de dış aktörlerin iç içe geçmiş çıkarları nedeniyle sabit senaryolarla ya da önceden dağıtılmış sonuçlarla açıklanamayacak kadar karmaşık.

Öte yandan “ne Ankara ne de Bakü’nün yanılsamalara kapılmaması gerekir” ifadesi etkileyici görünse de, analitik açıdan daha çok bir değerlendirme sunuyor; süreci açıklamaktan ziyade yargı ifade ediyor. Türkiye ve Azerbaycan’ın siyasi çizgisi ise “yanılsama” gibi bir kategoriye indirilemez; bunlar, bölgesel dinamikler ve somut çıkarlar üzerine kurulu, kendi rasyonel hesaplarına sahip bağımsız stratejilerdir.

Dış gözlemciler açısından bu stratejileri baştan hatalı ya da abartılı göstermek ne kadar “işe yarar” bir yorum çerçevesi sunar, bu ayrı bir tartışma konusu. Çünkü bu yaklaşım çoğu zaman karmaşık bir kararlar sistemini, davranışları ya tamamen rasyonel ya da tamamen “yanlış algı” şeklinde iki kutuplu bir şemaya indirir.

Gerçekte ise Ankara ve Bakü, uyum sağlayan  bir politika hattı izliyor: önceliklerini sürekli yeniden düzenleyen, güç merkezleri arasında denge kuran ve pozisyonlarını koşullara göre güncelleyen bir yaklaşım. Böyle bir yapıda “yanılsama” gibi kavramlar, esnek dış politikanın doğasını gözden kaçırır; çünkü burada kararlar sabit değil, değişen bölgesel çıkar mimarisiyle birlikte sürekli yeniden şekillenir.

Farklı yaklaşımlar ve yorumlar olsa da şu net: AB ve ABD’nin bölgede artan varlığı Moskova tarafından doğrudan bir baskı unsuru ve geleneksel nüfuz alanının daralması olarak okunuyor. Bu durumda Kreml'in, diplomasi ve bölgesel etki araçları dahil elindeki tüm imkanları kullanarak pozisyonlarını korumaya çalışıyor.

Böyle hareketler doğal olarak Moskova’da rahatsızlık yaratıyor ve Rusya’nın bölgedeki etkisini daha fazla kaybetmemesi için daha aktif bir çizgiye yönelmesini teşvik ediyor.

Ama asıl soru burada başlıyor: Moskova bugün bu dış dinamiği gerçekten ne kadar kontrol edebilir ve bu kontrolün sınırları nerede bitiyor?

Rus siyaset bilimcinin mantığı daha nötr bir çerçevede toparlandığında şöyle görünüyor: Ukrayna’daki çatışma nedeniyle oluşan kaynak ve kapasite baskısı, Rusya’nın diğer bölgelere yönelik aktifliğini geçici olarak sınırlıyor. Bu bakışa göre, Ukrayna’daki sürecin sona ermesi ya da yatışması, Moskova’nın dikkatinin yeniden farklı bölgelere kaymasına ve Güney Kafkasya dâhil olmak üzere çeşitli alanlarda pozisyonlarının güçlenmesine yol açabilir.

Bu çerçeve devamında şu varsayıma bağlanıyor: Batı baskısının azalması, önceliklerin yeniden düzenlenmesi ve bunun sonucunda Erivan’ın dış politika yöneliminde ve mevcut siyasi çizgisinin sürdürülebilirliğinde değişim ihtimali:

"Ukrayna’daki savaş nedeniyle Moskova’nın şu an kaynaklarının sınırlı olduğu, ancak bunun kalıcı bir durum olmadığı öne sürülüyor. Bu yaklaşıma göre, Ukrayna’da bir çözüm ya da çatışmanın sona ermesi, Güney Kafkasya dâhil olmak üzere bölgesel dengelerde hızlı değişimlere yol açabilir. Çünkü Ukrayna’daki olası bir sonuç, Batı için de belirli bir uzlaşma sürecini beraberinde getirebilir ve bu durum farklı bölgelerde yeni denge arayışlarını gündeme getirebilir.

Bu çerçevede, Ermenistan’da mevcut yönetimin Batı’ya yönelimini sürdürdüğü değerlendirilse de bunun ne kadar sürdürülebilir olduğu tartışmalı görülmektedir. Ermenistan’ın Batı tarafından, Moskova’ya karşı bölgesel bir baskı unsuru olarak değerlendirildiği görüşü dile getirilirken, ABD ve AB içinde de Rusya ile uzun vadeli bir çatışmanın maliyeti üzerine daha fazla soru işareti oluştuğu ifade edilmektedir.

Bu nedenle, gelecekte Moskova ile yeniden bir diyalog zemini oluşması halinde Ermenistan’a yönelik dış desteğin nasıl şekilleneceği belirsiz olarak görülmektedir. Bu bağlamda bölgenin geleceği, karşılıklı ilişkilerin yeniden tanımlanmasına ve değişen küresel dengelere bağlı olacaktır."

Mihaylov’un “Ukrayna’da barış sağlanır sağlanmaz Güney Kafkasya’da tablo kökten değişir” iddiası, ilk bakışta güçlü bir nedensellik kuruyor. Ancak burada asıl mesele, bunun gerçekten bir analiz mi yoksa tek bir gelişmeyi tüm bölgesel denklemlerin ana anahtarı haline getiren teorik bir kurgu mu olduğu.

Bu tür yaklaşımlar genelde basit bir zincir önerir: bir cephe kapanır, kaynaklar serbest kalır, ardından diğer bölgeler otomatik olarak yeniden şekillenir. Kâğıt üzerinde tutarlı görünse de, Güney Kafkasya gibi çok katmanlı ve çok aktörlü bir bölgede bu kadar doğrusal sonuçlar her zaman karşılık bulamayabiliyor...

Asıl kritik nokta şurada ortaya çıkıyor: Ukrayna dosyası küresel dengelerde belirleyici bir kırılma noktası olarak görülse bile, Güney Kafkasya’yı yalnızca bunun bir uzantısı gibi okumak, bölgenin kendi iç dinamiklerini gölgede bırakma riski taşır. Oysa burada her aktörün ayrı bir ajandası, farklı kırılganlıkları ve sınırlı ama gerçek manevra alanları vardır.

Bu yüzden tartışma, “değişim olur mu?” sorusundan çok “hangi değişim ne kadar doğrudan ve ne kadar abartılmış bir projeksiyon?” sorusuna kayıyor.

Çünkü bazen sorun olayların etkisinden ziyade, o etkinin nasıl okunduğunda yatıyor.

 

https://voicepress.az/ru/2026/06/evolyutsiya-balansa-na-yuzhnom-kavkaze/

 

Yazar: Ulker Fermankızı

 

Son haberler