Dünya, uzun süredir adına “uluslararası düzen” denilen bir sistemin içinde yaşıyor gibi görünüyor. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, özgür basın ve demokratik değerler… Bunlar küresel siyasetin en çok tekrar edilen kavramları. Ancak son yıllarda yaşanan savaşlar, çifte standartlar ve medya manipülasyonları şu soruyu daha yüksek sesle sorduruyor: Gerçekten uluslararası hukuk var mı? Gerçekten özgür gazetecilik mümkün mü?
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev bununla ikinci kez kameralar karşısında klasik diplomatik dilin reallıklarını ifşa mı ediyor, sorusunu dikkatlere getiriyor…
Çünkü diplomasi dili genellikle sistemin kusurlarını örtmek için vardır. Devletler “uluslararası hukuk işliyor”, “özgür basın demokrasinin temelidir” demeye devam ederler. Bu, küresel düzenin meşruiyet cümleleridir. Liderler sistemi sorgulamaz; sistemi savunur. En azından görünürde.
Ancak Aliyev’in iki net tespiti — ““uluslararası hukuk yok”, ” ve ““özgür basın yok” — alışılmış söylemin dışına çıkıyor. Bu sözler, sistemi parlatan değil, aslında dünya siyasi sisteminin çatlaklarını gösteren cümleler…
Uluslararası hukuk gerçekten varsa, neden kararlar güç dengesine göre değişiyor?
Özgür basın gerçekten varsa, neden medya çoğu zaman sermaye, siyaset ya da küresel bloklar arasında sıkışıyor?
Normalde dünya liderleri bu iki kavramın varlığına bizi inandırıyor. Çünkü bu iki sütun çökerse, modern demokrasinin teorik zemini sarsılır. Demokrasi; hukukun üstünlüğü ve özgür basın üzerine inşa edildiğini iddia eder. Eğer hukuk güçten bağımsız değilse ve basın gerçekten özgür değilse, o zaman geriye ne kalır?
Aslında Aliyev dünya siyasetinin gerçeklerine ışık tuttu…
Bu noktada tarih bize çarpıcı bir örnek sunar. 20. yüzyılın en karanlık figürlerinden biri olan Adolf Hitler’in “Mein Kampf” eserinde özgür basını bir demokrasi unsuru değil, zayıflık ve bölünme aracı olarak görüyordu. Ona göre farklı görüşlerin varlığı ulusal birliğe tehdit oluşturuyordu.
Hitlere göre, basın, bağımsız bir güç değil; devlet ideolojisinin taşıyıcısı olmalıydı. Ve propaganda, tek bir mesajın tekrar tekrar vurgulanmasıyla kitlelerin yönlendirilmesinin en etkili yoludur bu.
Bugün elbette dünya 1930’ların Almanyası değil. Ancak medya üzerinden algı yönetimi, bilgi savaşları ve küresel çifte standartlar, “özgürlük” kavramının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Ve bugün uluslararası hukuk dediğimiz mekanizma, çoğu zaman güçlü devletlerin çıkar süzgecinden geçerek işletiliyor. Kararlar, yaptırımlar, “insan hakları” vurguları… Hepsi çoğu zaman jeopolitik dengelere göre şekilleniyor. Hukuk evrensel bir ilke olmaktan çıkıp, güç dengesinin enstrümanına dönüşebiliyor. Bu durum yalnızca küçük devletlerin değil, küresel sistemin tamamının güvenilirliğini aşındırıyor.