YAP’ın (Yeni Azerbaycan Partisi) VIII. Kurultayı’nda dile getirilen “bize hiç kimse yardım etmedi” ifadesi, Türkiye’de bazı siyasi ve medya çevrelerinde Karabağ Savaşı, Ankara-Bakü ilişkileri ve Azerbaycan’ın İsrail ile iş birliği bağlamında yeniden tartışmaya açıldı. Mesele artık yalnızca bir cümleden ibaret değil; iki ülke arasında oluşmuş siyasi hafızanın nasıl farklı okunduğuyla ilgilidir.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Yeni Azerbaycan Partisi’nin VIII. Kurultayı’nda yaptığı konuşmanın temel tezlerinden biri, Azerbaycan’ın bağımsız karar alma ve kendi imkânlarına dayanan devlet politikası oldu. Cumhurbaşkanı, Azerbaycan’ın ihtiyaç duyduğu dönemde dışarıdan yardım görmediğini, askeri teçhizat ve silahları kendi kaynaklarıyla temin ettiğini ve ülkenin güvenliğini sağlamak için kendi imkânlarına dayandığını belirtti. Ayrıca “hiç kimsenin yardımına veya himayesine” ihtiyaç olmadığını vurguladı.
Bu ifadeler Azerbaycan’da devlet bağımsızlığı ve kendine güvenen siyaset bağlamında sunulsa da, Türkiye’de bazı medya ve siyasi çevrelerde farklı şekilde yorumlandı.
MESELE NEDEN TÜRKİYE’DE HASSAS KARŞILANDI?
Buradaki temel mesele yalnızca Cumhurbaşkanı’nın “hiç kimse bize yardım etmedi” ifadesi değildir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler son on yıllarda yalnızca diplomatik ortaklık düzeyinde kurulmadı. “Bir millet, iki devlet” anlayışı siyasi söylemin önemli unsurlarından biri haline geldi. Özellikle 2020 yılındaki savaş sırasında Ankara açık şekilde Azerbaycan’ın yanında olduğunu ilan etti.
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın 27 Eylül 2020 tarihli açıklamasında Azerbaycan’ın yanında olunduğu belirtildi. 1 Ekim tarihinde ise Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin Azerbaycan’ı “tüm imkânları ve tüm kalbiyle” desteklemeye devam edeceğini açıkladı.
Daha sonra, 10 Kasım 2020 tarihinde İlham Aliyev de Türkiye’nin desteğinin savaşın 44 günü boyunca hissedildiğini söyledi. Anadolu Ajansı’nın o dönemde yayımladığı habere göre Aliyev, “kardeşimiz Türkiye’nin desteğini her zaman hissettik” dedi.
Tam da bu nedenle 2026 yılında dile getirilen “biz yalnızdık” ve “hiç kimse bize yardım etmedi” ifadeleri, Türkiye’de bazı çevrelerde 2020’li yıllarda oluşan siyasi hafızayla karşı karşıya geldi.
TARİHİ GERÇEKLE SİYASİ YORUMU BİRBİRİNDEN AYIRMAK GEREKİR
Burada önemli bir fark var.
İlham Aliyev’in 2 Ekim 2026 tarihli konuşmasında Türkiye’nin adı söz konusu bölümde geçmiyor. Resmî metne göre Cumhurbaşkanı daha geniş anlamda, Azerbaycan’ın savaş yıllarında uluslararası destek görmemesi, silahları satın alması ve kendi askeri imkânlarını oluşturması hakkında konuştu.
Türkiye’de bazı haberlerde ise bu sözlerin Ankara-Bakü ilişkilerine yönelik olup olmadığı ayrıca tartışılıyor. Bazı Türk medya kuruluşları bunun Türkiye’ye yönelik bir mesaj olup olmadığını soru şeklinde gündeme getirirken, diğer yayınlarda ise konuşmada Türkiye’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın adının geçmediği ve bu nedenle böyle bir sonucun doğrudan konuşmadan çıkarılamayacağı vurgulandı.
Bu fark önemlidir: Bir cümlenin siyasi sonucu ile o cümlenin kelimesi kelimesine anlamı aynı şey değildir.
TÜRKİYE’NİN “BEN NE YAPTIM?” SORUSU
Ankara’nın Karabağ meselesindeki tutumu tarihsel olarak belgelenmiş gerçeklerle desteklenmektedir.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 yılı faaliyet raporunda, Ankara’nın 44 günlük savaş sırasında uluslararası alanda Azerbaycan’a en fazla destek veren ülke olduğu açıkça belirtilmektedir. Türkiye’nin söz konusu belgesinde ayrıca Azerbaycan ile ilişkilerin özellikle Vatan Savaşı döneminde daha üst bir seviyeye çıktığı ifade edilmektedir.
Resmî Ankara o dönemde yalnızca siyasi açıklamalarla yetinmedi. Türkiye, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü savundu, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesini talep etti ve ateşkesin ardından bölgede oluşturulan Türk-Rus Ortak İzleme Merkezi’nde yer aldı.
Bu nedenle Türkiye’de ortaya çıkan sorunun özü şöyledir: Eğer söz konusu olan Azerbaycan devletinin askeri teçhizatı kendi parasıyla satın alması ve savaşı Azerbaycan Ordusu’nun yürütmesi ise, bu konudaki ifade açıktır. Ancak “hiç kimse bize yardım etmedi” ifadesi siyasi hafızada Türkiye’nin 2020 yılında verdiği açık siyasi ve diplomatik desteği de kapsıyor mu?
Cumhurbaşkanı’nın konuşma metninde bu soruya Türkiye’ye yönelik ayrıca bir atıf bulunmuyor.
MESELENİN İKİNCİ BOYUTU: İSRAİL FAKTÖRÜ
Türkiye’deki tepkinin daha karmaşık görünmesinin bir başka nedeni Azerbaycan-İsrail ilişkileridir.
Azerbaycan ile İsrail arasındaki ilişkiler son yıllarda stratejik ortaklık olarak tanımlanmaktadır. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, 26 Ocak 2026 tarihinde İsrail Dışişleri Bakanı ile gerçekleştirilen görüşmeye ilişkin açıklamasında ilişkilerin “stratejik ortaklık” niteliği taşıdığını ve enerji, ticaret, yatırım, ulaştırma, savunma ve güvenlik başta olmak üzere çeşitli alanlarda iş birliğinin geliştirildiğini bildirdi.
İsrail’in Bakü Büyükelçiliği de Azerbaycan ile ilişkileri stratejik ortaklık olarak tanımlıyor ve enerji, savunma, güvenlik, teknoloji ve diğer alanları iş birliği alanları arasında gösteriyor.
Bu ilişkiler, özellikle Gazze Savaşı sonrasında Türkiye’nin İsrail politikasına yaklaşımı bağlamında, Türkiye’deki bazı siyasi-İslamcı ve toplumsal çevrelerde ciddi bir rahatsızlık konusu haline geldi.
2025 yılında İstanbul’da Özgür-Der’in çağrısıyla Azerbaycan Başkonsolosluğu önünde düzenlenen eylem bunun somut örneklerinden biridir. Eyleme katılanlar Azerbaycan yönetimini İsrail ile ilişkileri nedeniyle eleştirdi. Elbette bu görüşler söz konusu eylemin organizatörleri ve konuşmacılarının tutumudur ve Türkiye toplumunun genel görüşü olarak sunulamaz.
“İSLAM DÜŞMANI” İDDİASININ ARKASINDA NE VAR?
Türkiye’de Azerbaycan’ın laiklik politikasını eleştiren bazı çevrelerin son günlerde dile getirdiği “İslam düşmanı” gibi ağır ifadelere yeni bir konu daha eklendi: Azerbaycan okullarında başörtüsü meselesi. Sosyal medyada yayılan görüntüler ve başörtülü öğrencilerin bazı okullarda derslere alınmadığına ilişkin veli iddiaları bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Birçok yabancı medya kuruluşu da başörtüsü meselesinin Azerbaycan’da yeniden ciddi bir toplumsal tartışmaya dönüştüğünü yazdı.
Ancak meselenin hukuki boyutu ile toplumsal-siyasi yorumunu birbirinden ayırmak gerekir.
21 Eylül 2026 tarihli Bakanlar Kurulu kararında “başörtüsü yasaklanıyor” ifadesi bulunmuyor. Kararda devlet okullarında belirlenen kıyafet biçiminin bütünlüğünü bozan ve genel eğitimin laiklik ilkesine uygun olmayan diğer kıyafet unsurlarının kullanımına izin verilmeyeceği belirtiliyor. Öğrencilerin bu kurallara uymasıyla ilgili meselelerin ise okulun Pedagoji Kurulu tarafından çözüleceği ifade ediliyor.
Tam da burada tartışmanın temel düğümü ortaya çıkıyor: Resmî belgede başörtüsü kelimesi geçmiyor, ancak son günlerde kamuoyu tartışmasının merkezine başörtüsü yerleşmiş durumda. Sosyal medyada yayılan bilgilerde bazı okullarda başörtülü kız öğrencilerin derslere alınmadığı iddia ediliyor. Ancak bu iddiaların ayrı ayrı okullarda uygulanmasının hukuki dayanakları ve somut vakaların tekrarlanmasıyla ilgili herhangi bir kanıt da bulunmuyor.
Buradan “Azerbaycan İslam’ı yasaklıyor” sonucuna varmak ise artık bir gerçek değil, siyasi bir yorumdur.
Diğer taraftan başörtüsü meselesini yalnızca “öğrenci kıyafeti” diyerek kapatmak da konunun toplumsal boyutunu görmezden gelmek olur. Çünkü burada mesele yalnızca kıyafet değildir. Mesele, devletin laiklik ilkesi ile kişinin dini inancı ve bunun dışa vurumunu hangi sınırlar içerisinde uzlaştıracağıdır. Tam da bu nedenle konu Azerbaycan dışında, özellikle dini hassasiyetin daha yüksek olduğu Türkiye’deki belirli toplumsal ve siyasi çevrelerde daha duygusal karşılanmaktadır.
Bunun yanı sıra Azerbaycan yönetiminin tutumunu savunan yaklaşıma göre okul, dini törenlerin veya dini kimliğin sergilendiği bir alan değil, bütün çocuklar için ortak bir eğitim ortamıdır. Son aylarda Azerbaycan’daki tartışmalarda küçük yaştaki çocukların dini kıyafetlere aile ve çevre tarafından yönlendirilmesi meselesi de gündeme getirildi.
Dolayısıyla “İslam düşmanı” suçlamasının ortaya çıkmasında başörtüsü meselesi gerçek bir siyasi ve toplumsal argümana dönüşebilir; ancak bu suçlamanın kendisi yine de bir gerçek değil, belirli çevrelerin siyasi değerlendirmesidir.
Aslında tartışmanın daha ciddi sorusu şudur: Azerbaycan laik devlet modelini korurken dini inanç ve bunun ifade özgürlüğü ile sınırı nerede belirliyor? Türkiye’deki bazı eleştirmenlerin rahatsızlığı da tam olarak bu sınırın Azerbaycan tarafından nasıl çizildiğine yöneliyor.
Bu mesele İsrail ile ilişkiler ve Karabağ konusunda dile getirilen “hiç kimse bize yardım etmedi” ifadesiyle birleştiğinde ise Türkiye’deki bazı siyasi ve dini çevrelerde Azerbaycan hakkında “giderek İslam dünyasından uzaklaşan devlet” imajının oluşturulması için kullanılan daha geniş bir siyasi anlatı ortaya çıkıyor. Ancak bu, söz konusu çevrelerin yorumudur.
Azerbaycan devletinin kendisini sunduğu siyasi çizgi ise laiklik, ulusal çıkarlar ve çok yönlü dış politika üzerine kuruludur.
“BİR MİLLET, İKİ DEVLET” SADECE BİR SLOGAN DEĞİL
Azerbaycan ve Türkiye ilişkilerinin özelliği, bu ilişkilerin yalnızca devletlerarası anlaşmalar üzerine kurulu olmamasıdır. Karabağ meselesi, enerji, savunma, ulaştırma, medya ve kamu diplomasisi alanlarındaki yoğun iş birliği bu ilişkilere özel bir içerik kazandırıyor.
2021 yılında iki ülkenin medya alanındaki stratejik iş birliği mutabakatı temelinde Türkiye-Azerbaycan Ortak Medya Platformu’nun kurulması da bunun örneklerinden biridir. Platformun amaçları arasında kamu diplomasisi, uluslararası medya, stratejik iletişim ve dezenformasyonla mücadele de yer alıyor.
Bu nedenle Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın “hiç kimsenin yardımına ihtiyacımız yok” mesajı, Azerbaycan’ın bağımsız dış politika doktrini açısından okunabilir. Ancak aynı ifade Türkiye’de “bizim desteğimiz hangi anlamı taşıyordu?” sorusunu doğuruyorsa, bu soruyu da görmezden gelmek mümkün değildir.
MESELE BİR CÜMLEDEN DAHA BÜYÜK
Aslında YAP Kurultayı’ndaki konuşma, Azerbaycan dış politikasının daha geniş felsefesini ortaya koyuyor: Bakü hiçbir güç merkezinin himayesinde olmadığını, farklı kutuplarla ilişkilerini sürdürdüğünü ve kendi ulusal çıkarlarını esas aldığını bildiriyor. Cumhurbaşkanı aynı konuşmada Azerbaycan’ın farklı uluslararası güç merkezleriyle çok yönlü ilişkiler geliştirdiğini de vurguladı.
Bu yaklaşım Azerbaycan’ın devletçilik modeli açısından bir mesajdır.
Ancak Türkiye ile ilişkilerde başka bir boyut daha var: Stratejik ortaklık yalnızca devletlerin birbirlerinin iç işlerine müdahale etmemesi değil, aynı zamanda birbirlerinin hassas olduğu siyasi ve toplumsal noktaları doğru okuyabilmesidir.
Bu nedenle YAP Kurultayı’ndaki sözlerin Türkiye’de yarattığı tartışmayı yalnızca “Türkiye neden rahatsız oldu?” sorusuyla açıklamak yeterli değildir.
Asıl soru şudur: Azerbaycan “kendi gücümüze dayanıyoruz” mesajı verirken, Türkiye ile “bir millet, iki devlet” ilişkisinin siyasi ve tarihsel hafızasını nasıl koruyacak?
Çünkü Karabağ Savaşı’nın sonucu Azerbaycan Ordusu’nun askeri operasyonlarıyla elde edildi. Bu, Azerbaycan’ın kendi resmî anlatısında da merkezi bir yere sahiptir. Aynı zamanda Türkiye’nin söz konusu savaş döneminde Azerbaycan’a verdiği siyasi, diplomatik ve uluslararası destek de resmî belgelerle doğrulanan bir gerçektir. Bu iki gerçeği birbirinin karşısına koymak yerine, her ikisini de dikkate almak Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin daha doğru bir tablosunu ortaya koyar.
Bugünkü tartışmanın temel dersi de tam olarak budur: Devletlerin bağımsız politikaları ile stratejik müttefiklerin birbirlerine verdikleri desteğin siyasi hafızası aynı anda var olabilir.
Sorun ise bu iki gerçeğin birbirini inkâr eden ifadelere dönüşmeye başladığı noktada ortaya çıkıyor...
Yazar: Ülker Fermankızı