Bugün “Siyasetin Aynası” programında AK Parti’de uzun yıllar önemli görevlerde bulunmuş siyasetçi İbrahim Büyükgümüş ile röportaj yapma imkanı elde ettik. Türkiye’nin gündeminde uzun zamandır devam eden terörle mücadele sürecini, bölgedeki gelişmeleri ve Cumhur İttifakı’nın son dönemdeki siyasetini konuştuk. Büyükgümüş, “terörsüz Türkiye” hedefinin önemini vurgularken, ittifak dinamiklerine, bölgesel barış çabalarına ve “Yeni Yüzyıl Türkiye Siyaseti” adına yeni siyasi terim başlıklarına dair samimi açıklamalarda bulundu.
İlk önce mevcut siyasi gündemi fikirlerini merak ettiğimiz siyasetçi İbrahim Büyükgümüş’ün genel bir değerlendirme yapması ile başlamak istedik. Büyükgümüş ise konuya başlar başlamaz Türkiye’nin uzun yıllardır terörle mücadelede önemli bir sınav verdiğinin altını çizerek, bu süreçte “terörsüz Türkiye” hedefi ve bu hedefin ülke için anlamına değindi:
“Terörle mücadelede Türkiye çok ağır bedeller ödedi. Ekonomi, kültür, toplumsal hayat derinden etkilendi. Evlatlarımızı kaybettik. Ancak artık devletin gücü, terör örgütünü neredeyse hareket edemez hale getirdi. Bu “terörsüz Türkiye” hedefi sadece sembolik değil, Türkiye’nin huzur ve barış için kararlı adımlarının ifadesidir. Bölgesel istikrarla doğrudan bağlantılıdır. Suriye ve Irak’taki barış gelişmeleri, bölgesel toprak bütünlüğünün sağlanması bu hedefin başarısını gösteriyor. Bu mücadele mutlaka amacına ulaşacaktır”. şeklinde konuştu.
Burada Büyükgümüş, terörle mücadelenin sadece Türkiye’nin iç meselesi olmadığını, bölgesel barışla iç içe olduğunu vurguluyor. Terörsüz Türkiye, sadece içerideki değil, komşu ülkelerdeki huzurun da garantisi olduğunun altını çiziyor aslında.
Merak ettiğimiz diğer konu ise, AK Parti’nin ittifak yapısı son dönemde özellikle MHP’nin terörle mücadeledeki rolüyle öne çıkması, diğer ittifak ortaklarının sessizliğinin ne anlama gelmesiydi…
Büyükgümüş ise bu konuya siyasi dengelerin terörle mücadelede değiştiğine dikkat çekerek, ittifakların yeniden şekillendiğini, ancak bu sürecin eski çözüm süreçlerinden farklı olduğunu belirtti:
“Cumhur İttifakı MHP, HÜDA PAR, Büyük Birlik, gibi partilerle kuruldu. Yeniden Refah ile sadece seçim için bir anlaşmaya varılmıştı ve şu an o bu ittifakta değil. Ancak terörle mücadele konusunda MHP daha çok öne çıkıyor. Bu bilinçli bir stratejidir. Diğer ittifak ortakları da mevcut durumda herhangi bir olumsuz tepki vermiyorlar. Muhalefetin bu konuyu karıştırmaya çalışması ise kendi siyasi çıkarlarına dönük. Cumhurbaşkanımız zaten net: Terörle mücadelede parlamentoda temsil edilen siyasi aktörlerle çalışma olabilir ama bu yeni bir geniş ittifak demek değil. Devlet, terörle mücadelede güçlü olduğu anda elini uzattı.”
“Peki, Bu hamlenin gerekçesi neydi? Yani gerek var mıydı böyle bir hamleye?” şeklinde sorduğum soruya Büyükgümüş şöyle cevap verdi:
“Türkiye 45 yıl boyunca terörle mücadele etti. Örgüt neredeyse etkisiz hale getirildiğinde devlet, bölgesel sorunlara da dahil olma kararı aldı. Çünkü mesele sadece sınırlarımızın içindeki PKK değil, Suriye’den İran’a, Avrupa’ya kadar uzanan bir tehdit. 2016’dan sonra konsept değişti; artık tehdit doğmadan önce müdahale ediliyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin bölgesel güvenliği sağlamadaki kararlılığının göstergesi. Burada devletin gücü ve iradesi, terörü sadece kendi sınırları içinde değil, uluslararası boyutta da engelleme azmi öne çıkıyor. Burada Savunma sanayimiz ve ordumuzun da bu süreçte nasıl bir rol oynadığını atlayamayız. Savunma sanayimizdeki gelişmeler, ordumuzun etkin yapısı, “Fırat Kalkanı”, “Barış Pınarı” gibi operasyonlar terörle mücadelede kritik önemliydi. Suriye hükümetinin YPG ile masaya oturması, Türkiye’nin terörle mücadeledeki diplomatik yaklaşımını destekliyor. Bu da sürecin çok boyutlu olduğunu gösteriyor…”
İbrahim Büyükgümüş ile röportajın en çok dikkat çeken başlıklarından biri olan DEM Parti konusuna da net ifadelerle yaklaştı. Kamuoyunda zaman zaman tartışmalara neden olan, özellikle muhalefetin “ittifak mı kuruluyor?” yönündeki sorularına karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarını hatırlatarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Cumhurbaşkanımız bir konuyu çok açık ve net bir dille ifade etti: Terörsüz Türkiye konusunda yapılacak çabalarda, takdir edersiniz ki DEM Parti de bir “siyasi partnerdir”. Parlamento grubu olan bir siyasal akıl olarak, bu süreçte rol oynaması mümkündür. Zira, terör örgütünün silah bırakması, etkisiz hale gelmesi ve siyasal sürece evrilmesi hedefleniyorsa; DEM Parti’nin parlamentodaki varlığı bu anlamda bir işlev üstlenebilir.
Ancak bu, bir ittifak anlamına gelmez. Cumhur İttifakı’yla DEM Parti arasında bir siyasi birliktelik kurulması söz konusu değildir. Bu, Cumhurbaşkanımız tarafından defalarca kamuoyuna açıklanmıştır. Yani burada bir çözüm süreci tarzı eski yaklaşımdan söz etmek doğru olmaz. Bugün gelinen noktada, devlet güçlüdür ve terör örgütünü sahada bitirme eşiğine gelmiştir. Böylesi bir ortamda, siyasal temsilin sorumluluğu da doğar.”
Bu cevap, bir yandan devletin “güçlü olduğu bir dönemde uzattığı el” vurgusunu taşırken; diğer yandan klasik çözüm süreci modelinden farklı bir dengeye işaret ediyor gibi. Büyükgümüş’ün ifadesinde, özellikle “siyasi partner” tanımlaması dikkat çekiyor. Bu ise il bakışta klasik bir müttefiklikten çok, devletin “güvenlik” ve “siyasal akıl” düzleminde yürüttüğü stratejik hamlelerin bir parçası şeklinde algı oluşturdu.
Bu noktada asıl mesele aslında, DEM Parti’nin parlamentodaki varlığını AK Parti cephesi sadece bir “araç” olarak değerlendiriyor: Yani DEM Parti ile masaya oturmak değil, sadece parlamento içinde “terörsüz Türkiye” konusunda sorumluluğuna dair bir rol beklentisinden başka bir şey değil. Gerçi, kamuoyunun bu nüansı ayırt etmesi de kolay değil. Zira siyasette kullanılan “partner” gibi kavramlar çoğu zaman geniş kitleler tarafından “ittifak” ya da “birliktelik” gibi algılanabiliyor…

Ardından, İbrahim Büyükgümüş, PKK ve YPG’nin birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğini net bir şekilde ortaya koyarak, Sözlerinin satır aralarında, terörle mücadelenin sadece sınır içinde değil, Avrupa ayağını da kapsayan bir güvenlik doktriniyle yürütüldüğü “Zamanın ruhu” vurgusuyla birlikte Türkiye’nin artık terörle olan tarihsel bağlarını koparması gerektiğini söyledi. Büyükgümüş’ün bu açıklaması, terörle mücadelede partiler üstü, ulusal bir birlik zemini çağrısı niteliği taşıyor:
“PKK ve YPG’nin ayrı yapılar olduğu düşüncesi yanlış. Biz aynı yapıyla karşı karşıyayız. Hedefleri, kaynakları, eğitimi, lojistik hattı aynı olan bir yapıdan söz ediyoruz. İmralı’dan gelen mesajlarda da bu çok net biçimde görülüyor; o mesajlarda YPG de açıkça kast ediliyor. PKK’nın Suriye’deki, Irak’taki, İran’daki uzantılarından, örneğin Pejak gibi bir bütün olarak bahsetmek gerekir.
Kaldı ki bugün Güvenlik Konseyi’nin de bir toplantısı olacak. Daha az önce haberlerde de bununla ilgili bilgi verildi. Yani PKK’nın Avrupa’daki yapılanmasıyla da ilgili olarak, terörsüz bir Türkiye için ciddi çalışmalar yürütülüyor. Bu sadece sınır ötesiyle ilgili değil, sınır içi ve Avrupa ayağıyla birlikte çok katmanlı bir mücadeledir.
Artık Türkiye’nin bu kan ve terör prangasından mutlaka kurtulması gerekiyor. Çünkü “zamanın ruhu” dediğimiz bir şey var. Bugün Türkiye, bu kanlı prangadan sıyrılmak ve bu tarihi sorumluluğunu yerine getirmek zorundadır.”
Büyükgümüş, sadece PKK veya YPG eksenli bir güvenlik tehdidinden değil, bölge ülkeleri — özellikle İran ve Türkiye — üzerinden oynanan daha büyük bir jeopolitik oyuna işaret ederek, şöyle söylüyor:
“İran ve Türkiye’yi de içine çeken, kurgulanmış uluslararası bir oyunla karşı karşıya olduğumuzu çok net görüyoruz. Bu oyunun farkındayız. İçine çekilmek istenen ateşi görüyoruz ve uyanığız. Türkiye’nin bu aşamada mutlaka kazanması, bu süreçten güçlenerek çıkması gerekiyor. Türkiye, her zaman ayakta durmak zorunda olan bir seçenek, bir istikrar unsuru olmalıdır.”
Burada Büyükgümüş, Türkiye’nin bölgesel yangınlara sürüklenmek istenen bir ülke olduğunu vurgularken, aynı zamanda güçlü bir refleksle bu tuzaklara karşı koyduğunu ve bu bağlamda terörle mücadelenin, yalnızca bir güvenlik sorunu değil, diplomatik, askeri ve siyasi bir varoluş mücadelesi halini aldığını söylemek istiyor.
Büyükbaşı’nın açıklamalarını tahlil ederken anlıyoruz ki, Türkiye’nin yalnızca askeri değil; psikolojik ve stratejik bir kuşatma altında olduğunu net biçimde ortaya koyuyor. Özellikle devletin toplumla kurduğu güven ilişkisine dikkat çeken bu açıklamalar, çözüm süreci benzeri bir yeniden yapılanmanın değil, daha kontrollü ve istihbari bir stratejinin gündemde olduğunu gösteriyor:
“Türkiye’nin içine çekilmek istendiği oyunu artık açıkça görüyoruz. Türkiye sadece terörle değil, çok daha büyük bir jeopolitik oyunun içindedir. Burada sadece askeri değil, psikolojik ve diplomatik anlamda da bir kuşatma söz konusu. Fakat devletimiz uyanık. İktidar da, bu sistemin içine çekilmek istendiğini net şekilde görmektedir. Ama bu oyunu bozmak da bizim elimizde. Yani Türkiye bu oyunun farkında ve tedbirlerini alıyor.” dedi.
“Ama yine de terörle mücadelede devletin yürüttüğü stratejiye hem toplumun bazı kesimlerinde hem de devletin kendisinde bir güven eksikliği olduğunu hissediyoruz… Bizim bu okumamız doğru mu?” diye merak ettiğim bir hususunu dile getirdim.
Büyükgümüş hemen “Evet” diye yanıtladı ve şöyle devam etti:
“Bu mücadele kolay bir mücadele değil. Türkiye 50 yıldır terörle kanlı bir mücadele yürütüyor. Binlerce evladımızı toprağa verdik. Bu artık bir devlet politikasıdır. Öyle dünden bugüne karar verilecek bir süreç değildir. Bu kadar derin, bu kadar stratejik bir alanda kesin ve net güven duygusunu tesis etmek de zaman alır.
“Ancak burada asıl önemli olan şudur: Devlet, tüm provokasyonlara rağmen bu süreci kararlılıkla yönetmektedir. Sürecin provoke edilme ihtimali elbette vardır. Etkili aktörlerin söylemleri, süreci sabote etme riski taşır. Ama biz bu oyunu görüyoruz. Eğer bu süreci başarıyla tamamlarsak, sadece kısa vadeli değil, uzun vadeli bir güvenlik ve istikrar iklimi elde edeceğiz. Bu da Türkiye’nin çıkarınadır.
Artık vatandaş da eski vatandaş değil. Değerlerini kayıp eden Batı artık beyaz masallar, sahte umutlar üretilemiyor. Avrupa Birliği bile bugün Türkiye ile askeri düzlemde konuşmak zorunda kalıyor. Çünkü Türkiye artık güçlü bir devlettir”.
“İçinde bulunduğumuz bu jeopolitik oyun bizi Batıya birleştiriyor. Bizim değerlerini kaybeden bir Batı’ya gerçekten ihtiyacımız var mı bugün?” diye sorunca ise, Büyükgümüş, “Yok. Artık kendi kararımızı, kendi sürecimizi işletme zamanıdır…” şeklinde cevap verdi.
O zaman “bu riski almaya değer mi?” şeklinde soru sordum. Sayın Büyükgümüş, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisi 60 yılı aşkın bir sürece dayandğının altını çizerek, bu süreçte birçok müzakere, reform, diplomatik temas gerçekleştiğini söyledi. Ancak bugün geldiğimiz noktada hala net bir sonuca ulaşılmış olduğunu belirterek ise, bu sürecin artık bir “sonuç beklentisi” değil de, bir “süreç yönetimi” meselesinin önemini vurguladı:
“Bakın çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni 1960’lı yıllardan beri sürüyor. Ama bu uzun yolculukta net bir sonuca ulaşabildik mi? Hayır. Bu da bize şunu öğretiyor: “Asıl olan sonuç değil, sürecin kendisidir”.
Çünkü o süreçte atılan her adım — ister ekonomik ister siyasi — Türkiye’ye yeni kapılar araladı. Avrupa Birliği üyeliği meselesi belki bir final değildir ama süreç boyunca Türkiye dış ticaretini geliştirdi, ekonomik yapısını güçlendirdi, kurumsal kapasitelerini artırdı.
Bugün çok enteresan bir zamandan geçiyoruz. Avrupa’nın İsrail’e karşı halk düzeyinde ciddi bir tepkisi var. Kamuoylarında büyük bir karşı duruş oluştu. Ancak siyasi liderlikler bu halk taleplerini tam olarak yansıtmıyor. Bu da bize gösteriyor ki, Avrupa’da artık siyasi refleks ile toplumsal refleks arasında büyük bir boşluk oluşmuştur.
Örneğin Fransa’da Eylül ayında yaşanan bazı gelişmeler, Almanya’da benzer şekilde Filistin meselesine dair çıkışlar… Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Türkiye ise bu ortamda sabırlı ve diplomasi odaklı yaklaşımıyla farklılaşıyor. Ve bu çok önemli.
Toplumun da bu sürece desteği artıyor. Elimizdeki kavramsal kamuoyu araştırmalarına göre sürecin başında %40’lar seviyesinde olan destek, bugün %60-70 bandına yaklaşmış durumda. Bu da gösteriyor ki milletimiz artık eski reflekslerden uzaklaşıyor ve devletin uzun vadeli stratejik adımlarına güven duyuyor.
Elbette bedeller ödedik. Evlatlarımızı kaybettik, annelerimiz yıllarca ağladı. Ama şimdi çok büyük bir imkân var önümüzde. Ekonomik, askeri, kültürel ve stratejik açılardan Türkiye çevresine güven veren bir aktör haline geliyor.
Unutmayalım, bölgedeki istikrarın kilidi Türkiye’dir. Eğer Türkiye sürece liderlik ederse, genç Türk Devletleri’yle, Orta Asya’yla, Afrika’yla kurduğumuz bağlar çok daha sağlam temellere oturur” gibi kapsamlı bir konuşma gerçekleştirdi.
Burada Büyükgümüş’ün vurguladığı “süreç” meselesi, Türkiye’nin dış politikasındaki paradigma değişimini somutlaştırıyor. “Artık sonucu değil, süreci önemsiyoruz” anlayışı; sadece Avrupa Birliği özelinde değil, tüm uluslararası ilişkiler için geçerli hale gelmiş bir strateji gibi algı oluşturuyor.
Gerçi bu sürecin siyasi karşılık üretmesi zaman alacak gibi görünse de, Büyükgümüş’ün tespitiyle ifade etmek gerekirse, Türkiye artık sabırlı, akılcı, çok katmanlı ve alternatif ittifaklarla hareket eden bir dış politika çizgisi izliyor. Bu da gelecekte ülkenin daha kararlı ve bağımsız bir aktör olarak yükselmesinin önünü açıyor…

Siyasilerin zaman zaman çelişkili görünen açıklamalarını nasıl değerlendirdiğini sorduğumda, Büyükgümüş’ün cevabı dikkat çekiciydi: “Onun adı çelişki değil, ihtiyaçları görme farklılığı.”
Bu cümle, siyaset dilinde alışıldık kalıpların ötesine geçen, neredeyse felsefi bir bakış açısı sunuyordu bana göre. Ona göre de, bu ifadeyi duyduğumda aklıma takılan soru şuydu: “Gerçekten siyasette böyle bir terim var mıydı, yoksa bu da yeni dönemin söylem stratejilerinden biri miydi?”
Çünkü AK Parti’nin son yıllarda daha çok soyut, felsefi ve yoruma açık siyasi cevaplar tercih etmesi, belki de doğrudan cevap vermek yerine duyguları, algıları ve anlamları yönetmeye odaklanan bir siyaset tarzına yönelmiş gibi. Sanki artık kavramlar da politikleşiyor, çelişkinin adı ihtiyaç oluyor, değişkenlik bir duruş zayıflığı değil, esneklik olarak sunuluyor…
“Belki de çağın ruhu bunu gerektiriyor”, diye düşündüm o an… Netlik yerine anlam zenginliği, kararlılık yerine kapsayıcı belirsizlik… Ama yine de bu yaklaşımın arkasında, sadece bir dil tercihi değil, toplumsal algıya yön verme çabası olduğunu düşünüyorum.
Ancak ben asıl “çelişkiyi” tam da bu noktada gördüğümü belirttim. Zira bir dönem, CHP’nin DEM Parti ile kurduğu temaslar, iktidar kanadı tarafından sert şekilde eleştirilmişti. Oysa bugün, AK Parti benzer ilişki biçimlerini “çözüm arayışı” çerçevesinde yeniden değerlendiriyor. Bu değişken yaklaşım bir çelişki değilse nedir? -gibi sorumu Büyükgümüş’ün cevabı şöyle oldu:
“2023’te CHP ve bileşenlerinin kurduğu Millet İttifakı’nın temel amacı neydi? Erdoğan’ı devirmek. Ama Erdoğan’ın amacı “terörsüz Türkiye”. Dolayısıyla bu iki davranış biçimini yan yana getiremeyiz. Temel hedefler farklı” dedi.
Bu cevap, siyaset sahnesindeki ilişkilerin, kurulan bağların ya da koparılan ittifakların, yalnızca kiminle yapıldığına değil, hangi amaçla yapıldığına göre anlamlandırıldığını gösteriyor bence. Yani, anlayacağımız, aynı eylem veya siyasi temas “niyete” göre “meşru” ya da “gayrimeşru” sayılabiliyormuş… Demek ki, AK Parti siyasetinde çelişki değil, “amaç” esas alınarak anlam kuruluyor, dedim kendi kendime.
Cumhur İttifakı’nı oluşturan partiler arasında, MHP dışındaki bileşenlerin “terörsüz Türkiye” konusundaki sessizliği dikkat çekiyor. Bu durumu sorduğumda, Büyükgümüş, Millet İttifakı’nda yer alan bazı partilerin de bu konuda olumsuz bir fikir beyan etmediğini belirtti.
Sonrasında, HÜDA PAR ile DEM Parti’nin birbirine zıt duruşlarına dikkat çekerek, AK Parti’nin seçim stratejisi için HÜDA PAR ile, “terörsüz Türkiye” hedefi için ise DEM Parti ile nasıl anlaşmaya vardığını sordum. Aldığım cevap oldukça düşündürücüydü:
“MHP ve DEM Parti de çok farklı. Ama aynı çizelgede. Az önce “zamanın ruhundan” bahsettim. “Zamanın ruhu” denilen bir kavram var. Dün öyleydi. Dünkü şartlar, bölgenin ihtiyaçları ve talepleri onu gerektiriyordu. Gelinen noktada durum daha farklı. Devlet Bey elini uzattı. Dün öyle diyordu, bugün böyle yapıyor. Bunu sadece “zamanın ruhu” ile açıklayabiliriz. Bugünün talepleri böyle davranmayı gerektiriyor.”
Bu yanıt aslında, siyasette değişen koşulların ve toplumsal ihtiyaçların partilerin duruşlarını nasıl şekillendirdiğine dair derin bir perspektif sunuyor. Eski sert duruşların yerini, “zamanın ruhu” denen değişken ve dinamik anlayışa bıraktığını göstermesi açısından önemli bir açıklama olarak değerlendirile bilinir…
Röportajın ilerleyen kısmında, siyasetçi İbrahim Büyükgümüş ile, oğlu, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Yalova Milletvekili Ahmet Büyükgümüş’ün çocukluğu, aile yapısı ve siyasete olan ilgisi üzerine de konuştuk. Onun hayata bakışı, siyasete adım atış süreci ve genç yaşta üstlendiği sorumluluklar üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
Bu keyifli ve çok yönlü sohbetin tamamını izlemek isteyenler, röportajın geniş versiyonunu Voicepress TV Youtube kanalından izleye bilirler.
Yazıyı Rusça okumak için tıklayın:
Yazıyı İngilizce okumak için tıklayın:
Yazar: Ülker Fermankızı











