‘Son iki asırda Avrupa’da 5 milyondan fazla Müslüman öldürüldü’

0
72

Son günlerde soykırım meselesinin tekrardan gündeme geldiğini görüyoruz. Yeni ABD Başkanı Joe Biden, seçim kampanyasında ülkesinde yaşayan Ermeni diasporasına kazandığı taktirde 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyacağını sözünü vermiş ve bu sözünü geçen günlerde yerine getirmişti.

Dünyadaki soykırım tartışmaları genelde Holokaust ve Ermeni olayları üzerinden dönüp duruyor. Kimsenin acısını ve trajedisini minimize etmeye çalışmadan, aslında unutulmuş ve unuturulmuş diğer soykırımlara dikkat çekmeye çalışacağım.

Dünya tarihi, siyasi liderlerinin ve kamuoyunun unuttuğu veya unutmaya çalıştığı birçok soykırımla doludur. Aslında modern tarihe baktığımız zaman en çok soykırım ve katliam yaşanan bölge tam da Balkanlar’dır. Özelikle Balkanlar’da yaşayan Müslümanların modern tarihi acılarla doludur. 1699 Karlofça Anlaşması ile başlayan 2001 Ohrid Anlaşması’na kadar devam eden tam üç asırlık süreç, milyonlarca Balkan Müslümanın katledilmesine, göçe zorlanmasına, zorla din değiştirmesine, tecavüze uğramasına ve bunun gibi anti-medeniyetçi politikara sebep olmuştur.

Balkan Müslümanlarının trajik kaderini derinine araştıran Amerikalı tarihçi Justin McCharthy’e göre, 18’inci yüzyılın ikinci yarısından 1922’ye kadar Osmanlıların eski Avrupa topraklarında (Balkanlar ve Kafkasya) neredeyse 5 milyon Müslüman öldürüldü. Bu rakama 1922’den sonra İkinci Dünya Savaşı ve son Yugoslavya savaşlarında yaşanan katliamları da katarsak rahatlıkla son iki asırda Avrupa’da 5 milyondan fazla Müslümanın öldürüldüğünü söyleyebiliriz. Bu rakam, Holokaust sırasında Nazi Almanyası tarafından öldürülen Yahudi sayısıyla eş değerdir.

Aynı zamanda, 5 ila 7 milyon kişi Osmanlı ve sonrasında Türkiye topraklarına göçe etmeye zorlanmıştır. Holokausttan belki de daha büyük trajedi olan Balkan soykırımları ile ilgili dünya kamuoyunda neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir.

Osmanlıların zayıflamasıyla 19’uncu yüzyılın başından ittibaren Balkan halkları uluslaşma sürecine girdi. Avrupa’nın o dönem ulusçuluk fikrinden etkilenip, genelde Balkanlar’daki Hristiyanlar bağımsız ulus-devletlerini kurmaya başladı. Bu süreçte en önemli stratejik hedef Osmanlı Devleti’ni kendi topraklarından kovmaktı. Bu hedefi gerçekleştirmek için başta Rusya olmak üzere, diğer büyük güçlerin desteği gerekiyordu. Balkanlar’da Osmanlı sonrası kurulan ulus-devletçikler büyük ölçüde bağımsızlıkları için Rusya’ya teşekkür etmelidir. Özelikle 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra Rusya, Balkan Ortodoks Hristiyanlarını sıcak denizlere inmek ve uzun vadede Osmanlı başkenti İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’nun ihyasını gerçekleştirmek için çok da kullanışlı olarak görüyordu.

Balkan devletleri bağımsızlık yönünde ilk başarılarını elde ettikten sonra Bab-ı Ali birtakım imtiyazlara zorlandı ve böylece Osmanlıların askeri ve bürokratik varlığı yeni kurulan Balkan devletlerinde zaman içerisinde azalmaya başladı. Neredeyse tam bir asır süren Osmanlıları Balkanlar’dan kovma süreci, 1912 Birinci Balkan Harbi ile tamamlanmıştı.

19’uncu yüzyılın ortalarında, Osmanlı devlet varlılığı yeni kurulan ulus devletlerinde kalkınca, Osmanlı’nın mirası olarak arkada kalan Balkan Müslüman topluluklarına karşı sistematik kıyamlar düzenlendi. Osmanlı düşmanlığı üzerinde modern kimlik oluşturmaya çalışan ulus devletler, Osmanlı’dan geriye ne kaldıysa sistematik silme kampanyasına uygulamaya kalktı.

Yerli Balkan Müslüman topluluklar, Osmanlı mirası ve asırlarca Balkan Hristiyanlarına baskı uygulayan “sömürgeciler” olarak görülüyordu. Müslümanları Balkanlar’dan kovma kampanyası, devlet kurumları dışında aktif bir şekilde Ortodoks kiliseleri tarafından da pohpohlanıyordu. Devlet-Kilise ittifakı, camileri kiliseye çevirme ve Müslümanları Hristiyanlaştırma sürecini de başlatıp Avrupa kıtasının “İslam’dan temizleme” kampanyasına girdi. Bu kampanya, Avrupalı büyük güçler tarafından sessizce izleniyordu ve zaman zaman aktif bir şekilde destekleniyordu.

Avrupa’yı İslam’dan temizleme kampanyasının ne kadar kapsamlı ve ciddi olduğu ancak istatistiklere bakıldığında anlaşılıyor. Kemal Karpat ve Justin McCharthy gibi tarihçilere göre, Balkan Savaşları’ndan önce Balkanlar’da Müslümanlar çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen, bugün Balkanlar genelinde Müslümanların oranı yüzde 15’in altındadır.

Örneğin, günümüzde zar zor nüfusun yüzde 10’unu oluşturan Bulgaristan Müslümanları, Bulgar ulus-devletinin kurulduğu topraklarda nüfusun yüzde 56’sını oluşturuyorlardı. Yunan ordusu 1912’de Selanik şehrine girdiğinde, burada etnik Yunanlılardan daha fazla Müslüman yaşıyordu ve şehrin yarısından fazlası da Yahudi idi. Günümüzde bir camisi kalan Belgrad’ın onlarca camisi olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok. Balkanlar’dan bir medeniyet tamamen yok edilmeye çalışıldı. Osmanlı’nın çok milletli ve çok dinli bıraktığı Balkanlar, çok kısa süre içerisinde homojenleşti. Homojenleşme, çok kanlı ve trajik bir süreç olarak tarihe geçti. Sağ kalabilen Müslümanlar ise topraklarından kovulup Osmanlıların elinde tutabildiği topraklara göç etmeye karar vermişti.

Modern Türk tarihi uzmanı Erik-Jan Zürchere göre, bu göç dalgalarının sonucu olarak Balkanlar, Kafkasya ve Kırım göçmenleri günümüzde Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun üçte biri ila dörtte birini oluşuyor. Türkiye Cumhuriyeti toprakları bölgeden daha fazla Balkan Müslümanının yurdu haline gelmiştir. Bu kanlı sürecin neredeyse tamamı tarih ders kitaplarında unutulmuş vaziyettedir.

Şimdi de 18’inci yüzyılın sonlarından günümüze kadar kısaca Balkan Müslümanlarına karşı düzenlenen soykırımlara bir bakalım.

Müslümanları Avrupa’dan temizleme konsepti aslında Balkanlar’da başlamadı. İlk ciddi sürgün Kırım Tatarlarına karşı yapıldı. Osmanlı Kırım’ı ve çevresini 1783’te Rusya İmparatorluğu’na teslim edince tam rakam bilinmese de tahminlere göre yüzbinlerce Kırım Tatarı Anadolu’ya göç etmeye zorlandı. Günümüzde Türkiye sınırları içerisinde birkaç milyon Kırım Tatarının yaşadığı biliniyor.

Diğer büyük bir soykırım ise Kafkasya’da gerçekleşti. Soykırımı Çerkezlere ve diğer Kafkas Müslümanlarına karşı Rusya İmparatorluğu yaptı. On yıllarca devam eden direniş kırıldığında, ırk anlamında yerli Avrupalı millet olmalarına rağmen, sırf dini sebeplerden dolayı en az 1,5 milyon Çerkez sürgüne zorladı. Çoğu Anadolu’ya, bir kısmı da Şam bölgesine ve Mısır’a göçtü. Kendi topraklarında asırlarca yaşayan Çerkezlerin yüzde 90’nı ya öldürüldü ya da göçe zorlandı. Çerkez soykırımının bugün “soykırım” olarak tanınmaması iki yüzlü tutumu açıkça göstermektedir.

Balkanlar’da ise Müslümanların durumu 1804’te patlak veren Birinci Sırp İsyanı ile zorlaşmaya başlıyor. Belgrad ve çevresinde Müslümanlar çoğunluk olmasalar da bazı tahminlere göre yüzde 13 civarındaydı. Birkaç yerli derebeyinin yaptığı zulmün intikamı, o bölgede sakin hayat süren tüm Müslümanlara fatura edildi. Birçok Sırbistan Müslümanı, Bosna eyaletine göç etmeye zorlandı. İkinci aşamada Niş bölgesindeki Arnavutlar temizlendi ve böylece Sırbistan’ın nüfusu zorla homojenleştirildi. Tabi Sırbistan ve diğer Balkan ulus devletleri ilk başlarda kazandıkları topraklarla yetinmediler ve kendi devletlerini geri kalan Osmanlı topraklarının zararına genişletme politikalarını başlattı. Böylece, 1844’te yazılan ve tüm Sırpları tek devlet altında toplamayı hedefleyen Naçertaniye gibi yayılmacı manifestolar ortaya çıkmaya başladı. Naçertaniye’nin yankıları 20’inci yüzyılın sonlarına kadar hissedilecek. Bosnalı Sırp general Ratko Mladiç, Srebrenica Soykırımı sırasında Sırp isyanı dönemlerinden yapılan “dahilerin zülmünden” intikam alındığını ilan edecek. Mladiçin bu sözleri aslında Srebrenica’da yaşananların iki asırdır devam eden bir politikanın parçası olduğunu gösteriyordu.

Sırbistan gibi Yunanistan ve Bulgaristan da “büyük devlet” konseptlerini geliştirdiler. Bu stratejileri geçekleştirmek için geri kalan toprakları Müslümanlardan temizlemek gerekiyordu ve bu aşama aşama gerçekleştirildi.

Tıpkı Sırbistan’ın da yaptığı gibi, Ortodoks Hristiyan çoğunluklu diğer Balkan ulus-devletleri de kendi Müslüman toplumlarını etnik soykırıma tabi tuttu. Modern Bulgaristan kurulur kurulmaz Slav Pomakları ve Türkleri yeni devlet sınırları içerisinde temizlemek gerekiyordu. Bir zamanlar çoğunluk olan Bulgaristan Müslümanları ülke çapında birkaç adacığa sıkıştırıldı. Birçoğu Anadolu topraklarına göç etmeye zorlandı.

Bulgaristan da bu anti-Müslüman ve anti-Türk politkasını 20’inci yüzyılın sonlarına kadar sürdürdü. Son olarak 1980’lerde ülkedeki komünist rejim, Türklerin ve Pomakların kimliklerini inkar edip soyisim değiştirme kampanyası başlattı. Bu kampanyadan dolayı 300 bin kişi Türkiye’ye göç etmeye zorlandı.

Avrupa’nın göz bebeği Yunanistan belki de en az konuşulan ve unutulmuş olan soykırımlar gerçekleştirdi. Bugün az bilinen Yanina ve Mora yarımadasında yaşayan Müslümanlara karşı sistematik soykırım gerçekleştirdi. Balkan Harbi’nden sonra kendi topraklarına kattığı Güney Makedonya bölgesinden birçok Müslüman da göçlere zorlandı. Osmanlıların Avrupa’dan çekilme sürecinde tarihçilere göre 5-7 milyon Müslüman zorunlı göçe maruz kaldı.

Balkanlar, Kafkasya ve Kırım’da yaşanan soykırımların arkada bıraktıkları trajedilerin sadece küçük bir kısmına değinmek için herhalde binlerce kitap yazmak bile yetersiz kalır. Son dönemlerde büyük devletlerin “soykırım” kartını politik amaçlar için kullandıklarını görüyoruz. Fakat o devletlerin çoğu yukarıda sözü geçen bölgelerde aktif bir şekilde soykırımlarda yer almışlardır. Raphael Lemkin’in soykırım kavramını ortaya çıkardığından önceki katliamlara soykırım ismi verilme tutumuna geçildiyse eğer ilk önce Balkanlar ve Avrupa topraklarında onlarca soykırıma maruz kalan Avrupalı Müslümanların trajedisine soykırım demek gerekecek. İki yüzyıldır devam eden trajediler soykırım olarak ilan edilmedikçe, modern anlamdaki soykırım kavramının içi boşaltılmış kalır ve iyi niyetten ya da humanist yaklaşımdan bahsetmek iki yüzlü kandırmacadan başka bir şey olmaz. Elleri milyonlarca Balkan Müslümanının kanıyla kirlenmiş olan devletlerin kendi tarihleriyle yüzleşmedikçe kimseye soykırım dersi verme hakları da yoktur.

(Dr. Yahya Muhasiloviç, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda Balkanlar ve Türkiye üzerine çalışmalar yürütmektedir.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here